0:00 Gözlerimizi kapatıp uykuya daldığımızda bedenimiz dinlenirken zihnimiz bambaşka diyarlara yolculuk eder. Kimi zaman bilmediğimiz dilleri şakır şakır konuşuruz, kimi zaman uçarız, kimi zaman ise en karanlık manzaralar karşımızda belirir. Peki uyuduğumuzda beynimizde, hatta daha doğrusu bilincimizden neler oluyor da biz bambaşka dünyalara yolculuk yapabiliyoruz? Eğer uyku sadece dinlenmekse, beynimiz neden uyanık yaşamımızdan daha tuhaf ve derin dünyalar, konuşmalar ve olaylar yaratır? Neden rüya gördüğümüz REM uykusu sırasında beynimizin bazı bölgeleri, özellikle duyguları ve görsel imgeleri işleyen kısımlar uyanık olduğumuzdan bile daha aktif hale gelir? Bugün birlikte uykunun, bilincin, rüyaların ve hatta paralel
0:45 evrenlerin bile sınırlarında dolaşacağız. Ve ünlü psikiyatr Carl Jung'un da dediği gibi, rüyalar ruhun en derin ve en mahrem sığınağındaki küçük gizli kapılardır. Sözünün arkasında yatan derin gizemi keşfetmeye çalışacağız. Gerçeği Bulağa hoş geldiniz. Seneler boyunca uyumak, ana akım bilim tarafından günün yoğun elektriksel atımlarını beynin dengelemesi ve kendini bir nevi bakım moduna alarak ertesi güne hazırlanması olarak görüldü. Bu aslında yanlışta bir tanım değil. Gerçekten beynimiz uykuya muhtaçtır. Ve uyumazsanız sinir hücrelerindeki hasar, beyninizde biriken toksik maddeler ve hormonal dengesizliklerden dolayı beyniniz kelimenin
1:31 tam anlamıyla kendini yok eder. İşte bu sebepten uyku hemen hemen her canlı için bir mecburiyettir. Ama uykunun çatı tanımı bu kadar basit olsa da kendisi son derece derin ve gizemlerle dolu bir yolculuktur. Son yıllarda yaşanan teknolojik ve bilimsel gelişmeler sayesinde artık uykunun arkasındaki bilim ve sırlar kendilerini insanlığa daha net şekilde göstermeye başladılar. Ve başımızı yastığa koyduğumuzda aslında bedenimizin orada olsa da bilincimizin bambaşka diyarlarda yolculuklar yapmaya başladığını bize gösterdiler. Hatta bu diyarlar kimi zaman bu evrene bile ait olmuyordu. Çoğumuz uyku anında bilincimizin kapandığını düşünsek de beynimiz uyku sırasında, özellikle de rüya gördüğümüz REM evresinde aktif kalır. Beyin dalgaları uyanıklığa benzer bir
2:16 canlılık sergiler ve hatta bazı ölçümler beynin rüya sırasında uyanık halinden daha aktif olabileceğini bile gösterir. Yani bilinç kaybolmaz, farklı bir formda işlev görmeye başlar. Hem de son derece yaratıcı bir formda. Yaratıcı derken aslında ne kadar derin bir şeyden bahsettiğimi birazdan anlayacaksınız. Tarihin tozlu sayfalarında gezindiğimizde mistik ve ezotelik bakış açıları bize bilincin uyurken sadece içe çekilmediğini, bedeni de terk ettiğini öne sürerler. Pek çok kültürde uyku sırasında ruhun bedenden ayrılarak dolaştığına yanılmış, hatta uyku yarı ölüm olarak bile anılmıştır. Araştırmacı yazar Robert Monroe, kendi beden dışı deneyimlerini kayıt altına alarak uyku benzeri trans hallerinde bilincin bedenden ayrılarak başka diyarlarda dolaşabildiğini iddia eder ve popüler kültürde astral seyahat
3:05 olarak anılan uygulamaları sistematik şekilde kaleme alarak bu konu üzerine bir araştırma tesisi bile kurar. Monroe, ben fiziksel bedenimden daha fazlasıyım. Fiziksel maddeden ibaret olmadığıma göre fiziksel dünyanın ötesindekileri de algılayabilirim, diyerek insan bilincinin sınırsızlığına dikkat çeker ve uyku sırasında bilincin farklı bir boyuta geçiş yapıyor olabileceğini bize anlatır. Bununla beraber de geliştirdiği hemmising tekniğiyle sağ ve sol beyin loblarınızı senkronize edip sizin bu deneyimi daha iyi yaşamanız için çeşitli yollar bile geliştirmiştir. Linkini açıklamaya bırakıyorum, bizzat kendiniz deneyimleyebilirsiniz. Tabi ki bu iddia ana akım bilim için henüz kanıtlanmamış bir olgu. Ama unutmayalım, uyku halinde bilincimizin deneyimlerinin tam olarak çözülemediği de bilimsel bir gerçek. Yani daha yeni yeni emeklemekten yürümeye
3:53 geçtiğimiz bir dalda çok da peşin hükümlü olmamak gerek değil mi? Uyku sırasında neden rüya gördüğümüz hakkında yıllardır hem fiziksel hem de psikolojik etmenler incelenip durdu ve onlarca iddia ortaya atıldı. Fakat modern bilim sayesinde rüyaları en azından beynimizde neyin tetiklediğini biraz daha iyi anladık. DMT denilen sıradışı bir molekül. Güçlü halüsinojik etkileri olan DMT yani Dimethyltryptamin molekülü, bazı bitkilerde bulunan ve ritüel içeceklerle tüketildiğinde insanı bambaşka alemlere götüren vizyonlar yaşatan bir kimyasal. İlginç bir şekilde DMT insan beyninde de doğal olarak üretilen bir molekül. 2019'da Michigan Üniversitesi'nde yapılan deneyler sonucunda memeli beyinlerinin DMT üretebildiği ve salgılayabildiği kanıtlandı. Aynı çalışmada işleri daha
4:39 ilginç hale getiren bir detay daha var. Deney farelerinin klinik ölüm yaşadığı anlarda beyinlerindeki DMT miktarının belirgin şekilde aniden arttığı gözlemlenmiştir. Şimdi burası gerçekten işin ilginç yerlere bağlandığı bir an. Dementhenin REM uykusu sırasında özellikle kadim dünyanın en önem verdiği sembollerden birisi olan üçüncü gözümüz ile ilişkilendirilen epifiz bezimiz ve farklı beyin bölgeleri tarafından salgılandığını biliyoruz. Ve bu sayede siz uyuduğunuz yerde bambaşka diyarlara hatta varoluşlara seyahatler yapabiliyorsunuz. DMT'nin rolü henüz %100 çözülemedi ama demin de dediğim gibi onu çeşitli dini ritüeller eşliğinde bitkilerden elde ederek tüketen kişilerin yaşadıkları deneyimler hemen hemen her zaman benzer motifler içerir. Dünyevi bağlardan kopuş,
5:26 büyük bir birlik ve mutluluk hissiyle gelen ve kimi zaman ilahi olarak nitelendirilecek bir duygu patlaması. Bu yaklaşımla yola çıkarsak acaba uyurken hatta ölüm anında salgılanan DMT'de bilincimizi başka bir düzleme mi taşıyor sorusunu sorabiliriz. İşin uç bilim ve metafizik yanlarına girmeden önce biraz daha bilimsel olarak incelemesini yapalım. Çünkü zaten birazdan hepsi öyle bir iç içe girecek ki şaşırıp kalacaksınız. Rüyalar, özellikle canlı olanlar bazen gerçek yaşamdan ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi hisler ve görüntüler sunar. Peki beynimizin uydurduğu bir senaryo nasıl olur da bizi gerçekliğin ta kendisiymiş gibi inandırabilir? Üstelik o anda bütün duygusal uzantı sistemlerimiz yatağımızda 2.80 yatar halde sabit bulunurken.
6:12 Bunun bir nedeni rüya esnasında beynimizin görsel korteksinin neredeyse uyanıkmışız gibi çalışmasıdır. Gözlerimiz kapalı da olsa beynimiz kendi film şeridini oynatır. Bu film şeridi anılarımızdan, hayal gücümüzden ve bilinç dışımızdan beslenerek canlı sahneler oluşturur. Ve bu film beyin için o kadar gerçektir ki rüyada güneşi hissettiğimizde beynimiz tepki verebilir. Korktuğumuzda kalbimiz hızla atar. Yüksek bir yerden düşerken bile o hissi gerçekmiş gibi yaşarız. Bunun nedeni demin de dediğim gibi rüya sırasında beynin görsel ve duygusal merkezlerinin, özellikle duygu merkezi olan amigdalanın aktif olmasıdır. Öte yandan mantıksal kontrol kulesi olan prefrontal korteks devre dışı kalır. Sonuç olarak mantık süzgecinden geçmeyen,
6:59 absürt ama yaşarken normalmiş gibi gelen rüya hikayeleri ortaya çıkar ve bu durum rüyaların gerçekliğine de katkı sağlar. Dikkat edin rüya anında kolay kolay bu saçma imkansız demeyiz. Her şeyi sorgusuz sualsiz gerçek kabul ederiz. Kaçınız rüyada uçarken ne oluyor arkadaş ben niye uçuyorum dedi ki? Diyenlerin de otokontrolü yüksek demektir. Ancak bu tarz anlar dışında genellikle hepimiz çoğu zaman ne kadar saçma olursa olsun bir rüyada olduğumuzu bile anlamayız. Ama burada kilit bir nokta var. Bazı insanların lucid rüya dediği ve kimi mistiklerinde onun daha ileri seviyesi olan astral seyahat dediği olguyu yaşarken, normal rüya anında kapanan beynin mantık bölümü profilontal korteks yeniden ateşlenmeye başlar. Bu sebepten normal rüya ile lucid rüya ya da onun ötesi
7:47 olan astral seyahati birbirine karıştırmayın. Bunun sebebini birazdan anlayacaksınız. Peki şimdi şu soruyu soranlar olabilir. Ya ben hayatımda görmediğim yerleri, bilmediğim dilleri hatta tanımadığım insanları rüyalarımda bu kadar iyi şekilde nasıl yaratabiliyorum? Bu nasıl mümkün olabilir? İşte bu tarz sorular ile birlikte yüzeyinde masum gibi görünen uyku ve rüya gibi konuların dipsiz karanlığında bir adım daha derine iniyoruz. Ve beynimizin hatta benliğimizin en gizemli unsurlarından ikisi bizi karşılıyor. Bilinçaltı ve bilinç dışı. Bilinçaltı kavramını duymayan yoktur. Beynimizin gizemi tam olarak çözülememiş karar verme mekanizmalarından ve karakterimizi oluşturma mekanizmalarından birisidir. Mesela dalgın
8:34 bir anınızda araba sürüyorsunuz diyelim ve varacağınız yere vardığınızda kimi zaman, ya ben niye bu yoldan geldim, ne ara geldim dersiniz ya. İşte o gibi anlarda aslında çoğu otokontrol işlemini bilinçaltınız bir şekilde ele almıştır. Bu tabii ki küçük bir örneği ama genel olarak ele alırsak bilinçaltımız çeşitli odaklanmalarıyla erişebileceğimiz, öğrenilmiş alışkanlıkları, günlük istemsiz davranışları ve karakter özünüzü yöneten bir fiziki veri deposu diyebiliriz. Peki daha az bilinen bilinç dışı neyin nesi? Aslında bilinçaltının bir nevi metafizik versiyonudur ve bilinçaltı bedenle, beyinle ilgili ise bilinç dışı da sembolik olarak ruhunuzla, hislerinizle alakalıdır diyebiliriz. Farkında olmadan bastırılmış dürtüler ya da travmalar, derin psikolojik özellikleriniz ve henüz bilimsel olarak kabul görmese de
9:23 benim eklemeyi sevdiğim kadarıyla ruhani niteliklerinizi bu bahşerin altına koyabiliriz. Rüya ise bu iki kavramın son derece ilginç bir şekilde iç içe geçip kelimenin tam anlamı yine tanrısal bir yetiyle gerçeklik yaratabildiğimiz anıdır. Rüyalarınızın kimi zaman çok normal olduğunu fark etmişsinizdir. İş yerinizi görürsünüz ama çalışma ortamınızda daha önce yüzünü hiç görmediğiniz insanlar mevcuttur. İşte bu bilinçaltımızın bizden habersiz kaydettiği anlar, olaylar ve kişilerin beynimiz tarafından oluşturulmuş görüleri olarak kabul görülür. Yani siz o rüyada gördüğünüz kadını ya da erkeği daha önce hiç görmediğinizi sansanız bile aslında muhtemelen yolda yürürken farkında bile olmadan gördünüz ve beyniniz o kişiyi bir süre için kaydetti
10:08 ve rüyanızda da karşınıza çıktı. Bu işin basit kısmıydı çünkü bazen de yeri geliyor bundan çok daha derin anlamları olan rüyalar görmeye başlıyoruz. Özellikle de fizik kanunlarının saçmaladığı ve bizim kendimizi neredeyse farklı gerçekliklerde bulduğumuz rüyalar. İşte burada da devreye bilinç altımızdan bile daha gizemli bir güç olan bilinç dışımız giriyor ve bu andan itibaren artık metafizik ve uç bilme doğru yola çıkmaya başlıyoruz. Carl Jung'a göre rüyalar bilinç dışımızın sembolik dilidir ve bu dil bazen gerçeklik hissi uyandıracak kadar güçlü imgelerle konuşur. Jung, rüyaların kolektif bilinç dışından akretipsel imgeler taşıdığını savunarak rüyaların bizi kişisel egomuzun ötesindeki derin bir katmana bağladığını ima etmiştir. Bu yorum aslında
10:54 biraz ilginç. Çünkü Jung bu yaklaşımıyla açık açık insanlığın ortak bir bilincin parçaları olduğunu ima eden bir yaklaşımda bulunarak hepimizin birliğinin ve bağlantısının aslında çok derinlerde bir yerde bulunduğunu ima eder. Ve bu fikir aslında Jung'dan bile binlerce yıl önce insanlık tarihinin her köşesinde karşımıza çıkan ezoterik bir bilgidir. Tarih boyunca pek çok spritüel gelenek rüyaların bu gerçekçiliğini ruhun bedenden ayrılıp başka boyutlarda gerçek deneyimler yaşamasıyla açıklar. Onlara göre rüyada gördüklerimiz başka bir düzlemde gerçekten deneyimlenmiştir. Örneğin Hindu felsefesinde evrenimiz yani bu varoluş maya yani bir ilüzyon olarak kabul edilir ve insanların da bu rüya benzeri ilüzyonun içinde gerçekliğin farklı katmanlarında gezindiğine inanılır.
11:42 Hindular bu yaklaşımın bir eseri olarak da insan bilincini üç katmana ayırırlar. Birinci katman Jagrat yani uyanık bilinçtir. Fiziksel dünyanın ve günlük yaşamın farkında olunan hal. İkinci katman Swapna yani rüya bilincidir. Uyku sırasında görülen rüyalar alemidir. Zihin kendi yaratımı olan dünyaları deneyimler. Üçüncü ve en derin katman ise Susupti, yani derin uyku bilincidir. Burada duygusal farkındalık tamamen kapalıdır, yani saf bilinç durumudur. Tüm bu katmanların ötesinde ise Turiya bilinci bulunur ve bu bir nevi Nirvana'ya ermiş kişinin artık ilahi olan ile birleşmiş bilincidir. Ezoterik bilgilerin ortak çatısı değişmez. Rüyaların aslında bilincimizin gerek kendi yarattıklarını deneyimlediği,
12:30 gerekse de daha üst boyutlar, varoluşlar ya da alemlerde dolaştığı bir spritüel deneyim olduğu gerçeği. Kulağa ilk başta fantastik bir iddia gibi gelse de biraz araştırma yapınca karşımıza son derece ilginç bilgiler çıkmaya başlar. Mesela rüyalarında geleceği gördüğünü iddia eden insanlar gibi. Dün gece gördüğünüz rüyanın bir kısmının ertesi gün aynen gerçekleştiğini deneyimlediniz mi? Ya da yıllardır görmediğiniz birini rüyanızda görüp ertesi gün o kişiden haber aldınız mı? Eminim çoğunuzun başına benzer olaylar gelmiştir. Prekognitiv rüya denilen, geleceği haber verdiğine inanılan rüyalar halk arasında oldukça yargındır ve insanlık tarihinin her döneminde karşımıza çıkar. Hatta antik çağlardan beri kahinler ve rüya yorumcuları rüyalar yoluyla
13:17 geleceği görmeye çalışmışlardır. Peki bu mümkün mü? Yoksa tesadüflerin ve beynimizin oyunlarının bir sonucu mu? Bilimsel açıdan rüyaların geleceği kesin biçimde bildirdiğine dair somut bir kanıt doğal olarak yok. Çünkü bilim şu an için metafizik olarak gördüğü konulara girmeyi sevmez. Çoğu bilim insanı bu tür deneyimlerin geriye dönük anlamlandırma olabileceğini düşünür. Rüyamızda pek çok şey görüp unuturuz. Sonra gerçek hayatta benzer bir olay olunca aynısını rüyamda görmüştüm diye hatırlarız. Ayrıca tamamen tesadüf eseri gerçekleşen öngörüler de olabilirmiş. Evet kağıt üzerinde güzel açıklamalar. Ancak bu deneyimi yaşayan kişinin hissini tam karşılayamayan açıklamalar. Çünkü rüyasında net şekilde bir olayı görüp sonra bunun çıkmasına tanık olan birinin yaşadığı dejavu duygusu sarsıcı olabilir.
14:04 Tarihten birkaç örnek vermek istiyorum. Abraham Lincoln'un öldürülmeden birkaç gün önce Beyaz Saray'da bir cenaze töreni gördüğü, bir askere kim öldü diye sorduğunda başkan vuruldu cevabını aldığı rüyası meşhurdur. Lincoln'un bu rüyayı anlattığı ve 3 gün sonra gerçekten öldürüldüğü rivayet edilir. Eleştirenler bu anlatımın ölümünden sonra uydurulmuş olabileceğini söylese de, Lincoln'ün rüyalara meraklı olduğu ve ölüm sabahı kabinesine garip bir rüya gördüm dediği tarihi kayıtlarda da mevcut. Benzer şekilde Titanic faciasından önce bazı insanların geminin batacağını rüyalarında gördüğüne dair anlatımlar da vardır. Mark Twain de kardeşinin ölümünü önceden rüyasında gördüğünü iddia etmiştir. Hatta bizzat ben de kendi acı örneğimi vereyim. Bir gece gördüğüm rüyada kedim çok ince bir tahtanın üzerinde,
14:51 içinde timsahların olduğu bir havuzun üzerinde kendi halinde yürüyordu. Ben panik olup ona seslenince dikkati dağıldı, havuza düşüp timsahlar tarafından kapıldı ve suyun karanlığında yok olup gitti. Tabii ben de ilk başta rüya deyip geçtim ama aylar sonra gerçekten temelde benim pimpirikliliğimden ötürü bir tedavi sürecinden geçti, o ağır süreçten sonra yaşı da ileri olduğu için toparlaması zor oldu ve bu olaylar zincir sonucu takip eden 6 ay içinde hayatını kaybetti. Bazen düşünmeden edemiyorum, gördüğüm rüya bununla alakalı bir uyarı mıydı yoksa hepsi sadece bir tesadüf müydü? Ben şahsen tesadüflere inanmam. Diyorum ya pek çoğunuz da bu tarz deneyimleri yaşamışsınızdır. Siz de kendi deneyimlerinizi yorumlara yazın lütfen. İşte bu tarz örnekler acaba bilinç bazen zamanın ötesine geçip geleceği sezip
15:37 bize rüya yoluyla iletiyor mu sorusunu doğurur. Olaya bilimsel açıdan baktığımızda ise Maymonides uyku laboratuvarlarında yapılan bazı deneylerde denekler uyutulur ve başka bir odadaki kişi rastgele seçtiği bir resmi hayalinde uyuyan deneklerin zihnine gönderdiğini imgeler. Deneyin sonucu olarak hedef resimlerin telepatik olarak uykudaki kişiler tarafından REM safhasında algılandığına dair anlamlı sonuçlar elde edildiği iddia edilmiştir. Günümüzde genel kanı rüyaların geleceği bildiği fikrine şüpheyle yaklaşmak yönündedir ama muhtemelen bu yakını değişecek gibi duruyor. Özellikle de kuantum fizik geliştikçe. Kuantum fiziğinde blok evren yapısı olarak bilinen bir kavram var. Buna göre bizim zaman dediğimiz şey aslında akıp giden bir süreç değil. Bu dört boyutlu yapının içindeki sabit
16:22 bir blok, bir boyut. Yani geçmiş gelecek diye bir kavram bu yaklaşıma göre yok. Sadece şu an olarak deneyimlediğimiz an mevcut. Geriye kalan her şey ise çoktan yaşandı ve bitti. Bir bütünün parçalarını deneyimlediğimizi düşünün. Eğer bu yaklaşım doğru ise, ki muhtemelen doğruluğunu yakında kanıtlayacaklar, işte o zaman gelecekten haber verme olgusunun imkansızlığı da çürümüş olur. Blok evreni biraz daha büyütelim ve kuantum alan teorisi ile birleştirelim. Bu yaklaşıma göre de bütün varoluş aslında görünmez enerji ve bilgi taşıyan ağlar ile birbirine bağlı bir bütün ve bizler de onun parçasıyız. Parçasıyız derken cidden parçasıyız. Hatta biraz dini anlatıma girersek ondan gelip ona döneceğiz. İşte buna göre evrenin dört boyutlu yapısı
17:07 içinde ta öbür ucundaki bir nesnenin alanda yaratacağı etkiyi bu ağın bir parçası olarak sizin de hissetmeniz veya sizi de bir şekilde etkilemesi mümkün denebilir. Çünkü temelde hepimiz aynı yaratıcı enerji havuzunun içinde sürekli olarak varolup sonra yok olup tekrar enerjiye dönüşen ve aynı şekilde yeniden enerjiden maddeye dönüşen şeyleriz. Şimdi bu yaklaşımı blok evren modelindeki zaman kavramıyla birleştirin. İşte o zaman karşımıza geçmişin, geleceğin, yoktan yaşanıp bittiği, Bizim gözlemci olarak bunu sadece şu an olarak algıladığımız ve sürekli olarak dönüşen, var olup yok olan ve hepimizin onun parçası olduğumuz bir gerçekliğin içinde yaşıyorsak, sizce bir şekilde bu kalıbın içinde bilgi transferi yapabilmek, yani gelecekten öngörüler alıp,
17:55 varoluşun bütün katmanlarına bir şekilde yolculuk etmek mümkün olamaz mı? Teorik olarak bu mümkün ama çok ileri hatta hayallerimizin ötesinde bir teknoloji lazım olsa gerek diye düşünenler varsa ben de şunu demek istiyorum. Aslında o teknolojiye doğduğunuz günden beri sahipsiniz. 1990'lı yıllarda Nobel ödüllü meşhur fizikçi Roger Penrose ve anesteziyolog Stuart Hameroff birlikte bir çalışma yürüterek akademide ORCH-OR yani orkestre edilmiş nesnel reduksiyon teorisini geliştirirler. Bu teoriye göre beynin mikrotübül adı verilen sinir hücrelerinde bulunan mikroskobik yapıların kuantum süreçlerde çalıştığını iddia ederler. Bu şu demek. İnsanın bilinç olarak yorumladığı gözlem kavramı
18:41 normal bir fizikle açıklanamaz. Penrose'a göre bilinç denilen şey, kuantum dalga fonksiyonunun çöktüğü o gizemli anda ortaya çıkan bir olgu. Daha da sadeleştirirsem bu da şu demek. Bilinç öyle bir güç, öyle bir kavramdır ki normalde her şeyin kuantum süperpozisyonda yani sonsuz olasılıklar deryasında kaos içinde bulunduğu bir durumda ortaya çıkarak o sonsuz olasılıklar kaosunu şu anda algıladığımız düzene çevirebilir. Yani bu yaklaşıma göre gördüğünüz her şey aslında bir şekilde bizim kollektif olarak beynimizin ve bilincimizin sayesinde yarattığımız bir gerçeklik. Ve bunu farkında olmadan yapıyoruz. Bu iş de yabana atılır bir iddia değil. Çünkü 2014 yılında Tokyo Kashiwa laboratuvarlarında Dr. Anirban Bandiyopatay, nöronların iç iskeleti olan mikrotübrülerde
19:30 oda sıcaklığında kuantum titreşimler yakaladığını açıkladı. 2025 yılında Oxford-MIT ortak çalışmasında anestezik moleküllerin bilinci kapatma etkisi araştırılırken, etken maddelerin bu mikrotübürlerdeki kuantum titreşimleri bozarak bilincin kapandığını dolaylı olarak kanıtlamış oldular. Yani bu iki çalışma aslında 1990'lı yıllarda Roger Penrose'un ortaya attığı, beynimizin bir kuantum bilgisayar gibi çalıştığı ve bilinç ile gerçekliği yarattığı iddiasını çok ciddi şekilde destekleyen çalışmalar oldu. Peki beyin bu denli büyük bir yaratım gücüne sahipse, ki bu gücün ne denli büyük olduğuna bu serinin son videosu olacak olan gerçeklik ne kadar gerçek videosunda gireceğiz, o zaman rüyalarımızda gördüğümüz ve bambaşka hayatlarımıza dair son derece gerçek olan o görüntüler,
20:18 acaba beynimizin bu kontrolsüz düzlemde gerçekten yarattığı realiteleri görmesinden kaynaklı olabilir mi? Yani evet, paralel evrenleri rüyalarımızda görüyor olabilir miyiz? Bu sorunun muhtemel yanıtı ise evet. 1957 yılların sonlarında genç kuantum fizikçi Hugh Everett bilim dünyasını sarsan bir iddia ortaya atar. Evren bir değil sonsuz sayıda olabilir fikri. Günümüzde bu yaklaşım paralel evrenler ve çoklu evrenler teorisi olarak biliniyor. Teorinin temelinde ise dalga fonksiyonu ve bölünme yatıyor. Çift yarık deneyi videomu izleyenler elektronların gözlemci etkisi varken madde gözlemci yokken de dalga olarak davrandığını bilirler. İzlemeyenler de bence mutlaka izlesinler. Bilim tarihinin en inanılmaz deneylerinden birisi. Linki açıklama
21:04 kısmında. Kuantum fiziğinde şöyle bir gerçek var. Gözlemci yoksa yani bilinçle izlenmeyen bir durumda her şey sonsuz sayıda olasılık halinde bekleme durumunda kalıyor. Yani evrende her an, her türlü olası senaryonun gerçekleşme potansiyeli var. Fakat bir gözlemci yani bilinç devreye girdiği anda o belirsizlik sona eriyor ve sadece bir senaryo, tek bir gerçeklik yaşanıyor gibi görünüyor. Ama Hugh Everett'in çoklu evrenler yorumuna göre bu hikaye burada bitmiyor. O şunu söylüyor. Senin şu anda verdiğin her karar, seçtiğin her yol, bulunduğun bu gerçekliği oluşturuyor. Ancak seçmediğin o diğer yollar, diğer olasılıklar da kaybolmuyor. Onlar da sen farkında olmasan bile başka paralel evrenlerde gerçekleşiyor
21:51 olabilir. Yani bugün eve giderken otoyolu seçtin diyelim. Evrit'e göre o an otoyolu seçmediğin, arayollardan gittiğin ve hatta hiç çıkmadığın senaryolar da başka evrenlerde gerçek oluyor. Kısacası ben sadece bir seçim yaptım, diğerlerini yapmadım diye düşünmeyin. Her bir seçim evrenin dallanıp budaklanmasına ve her olasılığın bir yerlerde yaşanmaya devam etmesine neden oluyor olabilir. İşte bu konu rüyalar ile şu zeminde birleşiyor. Uyku esnasında özgür bir kuantum bilgisayar gibi çalışan beynimiz biz uyurken varoluşumuza işlenmiş temel kurallardan yani gerçeklik olarak algıladığımız yapıdan bir miktar kurtulabilip özgür kalıyorsa acaba uyku esnasında farkında olmadan bizim bu yarattığımız paralel gerçeklikleri mi denemliyor? Yani sizin rüyanızda şakır
22:39 şakır İspanyolca konuşan haliniz gerçekten o paralel evrende İspanya'da doğmuş ya da İspanyolca kursa almış olan siz misiniz? Bazen eşinizin bile farklı olduğu, evinizin, arabanızın farklı olduğu ama son derece gerçek rüyalar görürsünüz. Acaba tüm bunlar Everett'ın dediği gibi almadığımız kararların yarattığı gerçeklikler mi? Hatta ben de bir adım daha ileri gidiyorum. Mistiklerin salt enerji ve yaratım boyutu olarak anlattıkları astral düzleme biz farkında olmadan uyku halinde ulaşıyoruz da bilincimiz orada gözlemci olarak gücünü kullanıp her rüyamızda bir gerçeklik yaratıyor da uyandığımızda o bizim yarattığımız varoluş bilincimizin tekrar bu varoluşumuza dönmesinden dolayı yok olup gidiyor mu? Kısaca rüyalarımızda kendi yarattığımız bir gerçekliğin bir
23:27 nevi tanrısı mı oluyoruz? E o zaman bizim şu an bulunduğumuz gerçekliği kim ya da ne hayal ediyor? Yoksa bizler de bir gücün rüyasında gördüğü ve yarattığı bir düşten mi ibaretiz? Rüyalar ve bilinç konusu tek bir video ile anlatılabilecek bir olgu değil. O sebepten bu mini seriyi 3 parçaya böldüm ve takip eden haftalarda yapbozumuza sırasıyla çeşitli parçalar koyacağız. Bu tabii ki videolarıyla anlaşılması imkansız bir konu. Şu an bile dünyanın en parlak zihinleri hayatlarını bu konuları anlamaya adıyorlar ve ben alt tarafı o güzel çalışmaları derleyip sizlere bir şekilde sunuyorum sadece. Ama bu konular o kadar varoluşumuzun özüyle alakalı ki, ömrünü buna adayan bir kuantum fizikçinin aydınlanması ile toprağa
24:12 çilek eken bir çiftçinin bile bu konudaki aydınlanması eşit olabilir. O yüzden sakın bunlar beni aşar filan demeyin. Burası bilim ile metafiziğin ve felsefenin iç içe girdiği zirve nokta. Ve herkesin fikri, herkesin gerçeklik algısı kendine az olduğu için hepimiz bu çalışmaya doğrudan ve dolaylı olarak destek verebiliriz. Ben şahsen rüyaları çoğu zaman bilinçaltımızın bir yansıması olarak görsem de, o özel anlarda, o dingin anlarda, zamanın ve boyutların ötesine de geçen bir yansıma olarak görüyorum. Ve özellikle ileri meditasyon teknikleriyle, hani size bu videomda bahsetmiştim, bu uç metafizik sınırları daha iyi idrak edebileceğimize inanıyorum. Beyin bir kuantum bilgisayar mı? Gerçeklik sonsuz mu? Bunların hepsi eminim günün birinde çözülecek
24:58 gizemler. Ama o zamana kadar biz kendi gizemli dünyamız olan rüyalar alemine bundan sonra daha fazla önem gösterelim. Her sabah gördüğünüz rüyaları unutmadan not alın. Rüyada olduğunuzun farkına varmaya çalışın. Meditasyon ile zihninizi dinlendirin. Robert Mono'nun çalışmalarında sunduğu özel ses dalgaları ile beyninizi senkronize edin. Ve kim bilir, belki tüm bu pratiklerin sonunda rüya deyip geçtiğiniz olgu, sizin için en büyük sırların çözümüne açılan bilincinizin, ruhunuzun gizli bir kapısı haline bile gelebilir. Video boyunca bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Dediğim gibi bu konular hakkında iki video daha bizleri bekliyor ve git gide yolculuğumuz derinleşecek. O videolarda da bana katılmak için lütfen kanala abone olmayı, hoşunuza gittiyse videoları beğenmeyi ve çevrenizle paylaşmayı unutmayın. Bir sonraki hafta görüşmek üzere. Hepinize iyi
25:45 rüyalar.