0:00 Bugün dahi dediğimizde aklımıza gelen belki de ilk isim elma ağacının altında oturan, yer çekimini bulan, sakince düşünen bir adamdır. Ama size şaşırtıcı bir şey söyleyeyim. Isaac Newton sandığımız gibi sadece sakin bir bilge değildi. O tarihin en büyük zekalarından biri olmanın yanı sıra karanlık laboratuvarlara gömülmüş, rakibini mahvetmek için elinden geleni yapan, dünyayı sadece matematikle değil, kehanetlerle ve simyayla da anlamaya çalışan karmaşık ve ateşli bir devdi ve onun gerçek hikayesi bir elmadan çok daha ağır ve çok daha ilginç. Peki bu hikaye nerede başlıyor? İnanın bir Noel'in soğuğunda neredeyse hiç başlamayacak gibi. 25 Aralık 1642. İngiltere'nin Lincolnşire kontluğundaki
0:45 Wolstore kasabası. Hava buz gibi. Köyde Noel kutlamalarının sessiz bir hüznü var. Çünkü ülke bir iç savaşın eşiğinde. Kral 1. Charles ile parlamento arasındaki gerilim her yeri sarmış. İşte böyle bir günde küçük bir çiftlik evinde Hennah Newton adında bir kadın doğum sancıları içinde kıvranıyor. Ama bu doğum sıradan değil. Bebek zamanından o kadar erkendir ki bakıcı kadınların anlattığına göre 1 litrelik bir sürahiye sığacak kadar küçüktür. O kadar cılız ve hayata tutunamayacak gibidir ki iki kadın komşu bebeği alıp hemen vaftiz ettirmek için kasabanın rahibine koşarlar. Kimse onun sabaha çıkacağını düşünmez. İşte o bebek Isaac Newton'dur ve hayata adeta bir meydan okumayla, bir
1:32 hayatta kalma savaşıyla başlar. Bu onun tüm karakterini şekillendirecek bir başlangıçtır. Dünyaya gelişi bile bir mucizeydi ve belki de tüm hayatı, bu ilk mucizenin tekrarı, bu kırılgan hayatı haklı çıkarma çabası olacaktı. Newton'un hayata tutunması ilk sınavdı. İkincisi ise hayata kimsesiz başlamasıydı. Babası ismini bile verdiği oğlunu göremeden ölmüştü. Yani Ayzek dünyaya bir yetim olarak adım attı. Annesi Hennah bu zor durumda bebeği bırakıp başka bir adamla 63 yaşındaki varlıklı bir rahip olan Barnabas Smith ile evlendi. Ve evlilik şartı şuydu. 3 yaşındaki Ayısa anneannesine bırakılacaktı. Hennah yeni evine yalnızca yeni kocasının yanına
2:18 gidecekti. Düşünsenize 3 yaşında bir çocuksunuz. Anneniz sizi bırakıp gidiyor. Sadece fiziken değil, yeni ailesine odaklanmak için sizden tamamen uzaklaşıyor. Bu travma Newton'un içine kapanık, güvensiz ama aynı zamanda inanılmaz bir özgüven ve kendi kendine yetme arzusu geliştirmesinin temelini attı. Yıllar sonra bir günah listesi yaptığında şu cümleyi yazacaktı. Annemi ve babamı tehdit etmek, onları evimle birlikte yakmak istemek. Bu öfke, bu derin yara onu yalnızlığa itti. Okulda diğer çocuklardan uzak durdu. Onlarla oynamak yerine kendi başına mekanik aletler, oyuncaklar yapmaya başladı. İşte bu noktada ilk dahi belirtileri
3:03 ortaya çıktı. Rüzgarın estiği günlerde el yapımı, ışıklı bir uçurtma uçurduğu ve köylülerin onu bir kuyruklu yıldız sanıp korktukları anlatılır. Tahtadan mükemmel güneş saatleri yapar, gölgelerin düşüşüne saatlerce bakardı. zamanı onu kontrol edemediği bir şey olarak değil, ölçülebilir, anlaşılabilir bir kavram olarak görmeye başlamıştı. Bu küçük çocuk doğanın dilini çözmeye çalışıyordu. 12 yaşına geldiğinde Grandham'daki Kins Suol'a gönderildi. Burada Latince, o dönemin bilim dili, öğrendi, biraz matematik gördü ama daha çok yalnızlığı ve kitaplarıyla başa kaldı. Tahta oymacılığında o kadar iyiydi ki okulun duvarlarına, pencerelere güneş saatleri, hayvan figürleri kazıdığı söylenir. Her şeyi
3:50 somut, elle tutulur, mekanik hale getiriyordu. Tam her şey yoluna girmiş gibiyken ikinci bir sarsıntı yaşadı. Üvey babası Barnabas Smith öldü. Annesi Hennah artık varlıklı bir dul olarak Wstop'a geri döndü. Yanında Newton'un hiç sevmediği üvey kardeşleri de vardı. Ve Hennah oğlunun eğitimine devam etmesini istemedi. Onun ailenin çiftliğini yöneten sıradan bir lincinsinör çiftçisi olmasını istiyordu. Böylece Newton okuldan alınıp çiftliğe getirildi. Onu bekleyen koyun gütmek, pazara mal taşımak, çitleri onarmaktı. Ve o bu işlerde tam bir felaketti. Koyunları güderken, otlaktayken kitap okumaya dalar. Koyunlar komşunun tarlasına geçerdi. Pazara giderken atın
4:37 dizginlerini gevşetir. Hayvan tek başına giderken o yolda yürüyüşe çıkar. Yine kitaplarına gömülürdü. Amcası William onu bir gün pazardan boş dönerken görüp nedenini sorduğunda Newton'un cevabı basitti. Yolu unutmuştu. Bu başarısız çiftçilik dönemi onun için bir işkenceydi. Ama yine de gözlem gücünü hiç kaybetmedi. Rüzgarın gücünü hesaplamak için zıplayışını ölçtü. Su değirmenlerinin çarklarını saatlerce incelediği söylenir. Doğa onun gerçek sınıfıydı. Neyse ki onun farklı olduğunu anlayan iki kişi vardı. Annesi Hennah sonunda oğlunun yeteneğini fark etti ve en önemlisi Kin School'un müdürü Henry Stocks. Stocks Hennah'yı ikna etmek için adeta seferber oldu. Newton'un
5:22 matematikteki üstün yeteneğinden, onun bir üniversiteye gitmesi gerektiğinden bahsetti. Sonunda Henna ikna oldu. Stocks Newton'un okul parasını ödemeyi bile teklif etti. Böylece Newton 18 yaşında 1661'de Cambridge Üniversitesi'ndeki Trinity Koluca bir sizar olarak kaydoldu. Sizar ne demek? Fakir bir öğrenci. Ders ücretini ödemek için zengin öğrencilere hizmet eden, sofralarında artan yemekleri yiyen adeta bir hizmetli öğrenci. Yine yalnızdı. Yine dışlanmıştı. Yine kendi kabuğuna çekilmişti. Ama artık elinde zihnini besleyebileceği bir anahtar vardı. Üniversite kütüphanesi. Cambridge'te ilk yıllarında resmi müfredatın skolastik Aristotelesçi
6:07 öğretilerinden sıkıldı. Bunun yerine kütüphanenin köşelerine çekilip çağın en ileri düşünürlerini Galileo, Kepler, Descartes gizlice okumaya başladı. Onların kitaplarının kenarlarına yanlış, kanıtlanamaz, şüpheli gibi notlar düşüyordu. Zihni, yeni bir matematik dili, yeni bir doğa felsefesi için hazırlanıyordu. Kendi deyimiyle gerçekleri arıyordu ve tam bu arayışın zirvesindeyken tüm Avrupa'yı kasıp kavuran bir felaket onun kapısını çaldı. 1665 yılında Londra'da büyük veba salgını patlak verdi. Ölüm günde yüzlerce insanı biçiyor. Korku hızla yayılıyordu. Salgın kısa sürede Cambridge'e de ulaştı. Panik başladı. Üniversite yönetimi öğrencileri evlerine
6:54 göndermeye, kampüsü kapatmaya karar verdi. Newton için bu bir trajedinin başlangıcı gibi görünebilirdi. Eğitimi yarım kalacak, fakir bir öğrenci olarak belki de asla geri dönemeyecekti. Ama tarih bize en büyük dönüşümlerin genellikle planlanmamış molalarda geldiğini gösterir. Sağac Newton 23 yaşında üniversiteden atılmış gibi annesinin Wolstorp'taki çiftlik evine döndü. Yanında okuduğu kitaplar ve aklında henüz çözemediği onlarca soru vardı. Dışarıda ölüm kol geziyordu. İçeride ise yalnız bir genç adam kitapları, defterleri ve sınırsız hayal gücüyle baş başaydı. Kimse bilmiyordu ama insanlık tarihinin en verimli, en parlak 18 ayı başlamak üzereydi. Tarihe
7:40 mucizevi yıllar olarak geçecek o dönem ve bunun hikayesi bir sonraki bölümde. Ve işte o an tarihin en ölümcül misafirlerinden biri olan Veba Cambridge'in kapılarına dayandı. Üniversite kapatılacak, tüm öğrenciler evlerine gönderilecekti. Newton için bu bir trajedi mi yoksa bir fırsat mı olacaktı? Beklemediği bir şey olacak ve onu tarihin gidişatını değiştirecek 18 aylık bir mucizevi ara bekliyordu. Newton'u Cambridge'ten koparıp anasının koynuna yani Wolstorp çiftliğine fırlatan Veba aslında tarihin garip bir lütfuydu. Düşünsenize dünyanın en büyük beyni dünyanın geri kalanından tamamen izole ediliyor. Dışarıda ölüm, kaos ve korku kol geziyor. İçeride ise bir genç adam yapa yalnız kendi zihninin
8:28 sonsuzluğuyla yüzleşiyor. Bu bir mahkumiyet değil, bir kurtuluştu. Çünkü Newton sosyal hayatın, resmi eğitimin, hocaların ve arkadaşların tüm gürültüsünden arınmıştı ve işte o sessizlikte Deha'nın sesi patlamaya başladı. 1665 inç yazıydı. Isaac Newton Wolstorp'taki taş evine kapanmıştı. Penceresinden babasından kalan elma bahçesini görüyordu. Etraf sessizdi, ölüm sessizliği. Ama onun zihni tarihte eşi benzeri görülmemiş bir fırtınayla çalkalanıyordu. Cambridge'te gizlice okuduğu Descartes, Galileo ve Keplerin fikirleri şimdi bu yalnızlıkta serbestçe dans etmeye, birleşmeye, yeni şekillere bürünmeye başlamıştı. İlk patlama
9:13 matematikte oldu. O dönemde hareketi ve değişimi hesaplamak inanılmaz zordu. Eğri çizgilerin altındaki alanlar, bir cismin anlık hızı gibi kavramlar, eski Yunan'dan kalma geometri yöntemleriyle uğraştırıcı hantal hesaplar gerektiriyordu. Newton bu soruna takıntılı bir şekilde kafayı taktı. saatlerce, günlerce defterlere çizimler yaptı, denklemler kurdu ve sonra o akış fikri geldi. Bir eğriyi sonsuz küçük parçalara, neredeyse sıfır boyutlu noktalara ayırmayı hayal etti. Bu parçaların akış hızlarını yani değişim oranlarını hesaplamanın bir yolunu buldu. Buna flukson adını verdi. Bugün biz buna türev diyoruz. Aynı şekilde bu sonsuz küçük parçaları toplayarak
9:59 eğrilerin altındaki alanı bulmanın yolunu keşfetti. Buna da inverse flukson dedi. Yani integral. İşte size modern matematiğin mühendisliğin fiziğin ekonomisin temel taşı calculus kalkülü. Newton henüz 24 yaşında bir çiftlik evinde tek başına bu devrimi gerçekleştiriyordu. Ama kimseye söylemedi. Defterine yazdı, kapattı, rafa kaldırdı. Onun için önemli olan problemi çözmüş olmaktı. Dünyaya duyurmak değil ama zihni durmadı. Sırada belki de en görünür, en güzel deney vardı. Işık. Cambridge'te küçük bir prizma satın almıştı. Şimdi evin karanlık bir odasında tahta bir panonun
10:45 üzerine küçük bir delik açtı. Güneş ışığı bu delikten içeri süzülüyor. Sonra elindeki üçgen cam prizmaya çarpıyordu. O zamanlar herkes Aristoteles'in dediği gibi beyaz ışığın saf ve mükemmel olduğunu, renklerin ise ışığın bir şekilde kirlenmesi veya nesnelerden bir şeyler almasıyla oluştuğunu düşünüyordu. Newton prizmayı tuttuğunda olanlar oldu. Beyaz ışık diğer taraftan çıktığında bir gökkuşağına, bir renk tayfına dönüşmüştü. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit, mor. Peki bu renkler prizmadan mı geliyordu yoksa beyaz ışıkta zaten var mıydı? Cevabı bulmak için ikinci bir deney yaptı. İkinci bir prizma daha aldı. İlk prizmadan çıkan
11:31 renkli ışınları toplayıp ikinci prizmaya yönlendirdi. Eğer renkler prizmadan geliyor olsaydı ikinci prizma onları daha da karıştıracak, başka renkler yaratacaktı. Ama olan tam tersiydi. Tüm renkli ışınlar ikinci prizmadan geçip tekrar beyaz ışığa dönüştü. Newton bu deneyle nefesini tutmuş bir şekilde baktı. Sonuç inanılmazdı. Beyaz ışık basit değildi. Tüm renklerin bir bileşimiydi. Prizma onları ayırıyordu. Bu o dönem için devrim niteliğinde bir fikirdi. Doğanın en saf, en ilahi şeylerinden biri sandıkları güneş ışığı aslında bir karışımdı. Newton doğanın sırrını biraz daha çözüyor, onun dilini anlıyordu. Bu keşfi de defterlerine
12:16 yazdı ve sonra o meşhur elma hikayesi. Bu bir efsane değil. Newton'un kendisinin ve yakınlarının anlattığı bir olay. Muhtemelen 166 sonbaharında elma bahçesinde düşünürken bir elmanın dallardan kopup yere düştüğünü gördü. O anda aklına takılan soru neden elma her zaman yere dünyanın merkezine doğru düşüyor değildi. Herkes bunu biliyordu. Buna ağırlık diyorlardı. Newton'un aklına takılan çok daha büyük bir soruydu. Eğer elma düşüyorsa o zaman ay neden düşmüyor? Düşünsenize ay uzayda dünyanın etrafında dönüyor. Eğer elmaya bir kuvvet etki edip onu yere çekiyorsa acaba aynı kuvvet çok daha uzaktaki aya da etki ediyor muydu? Belki de ayda
13:03 sürekli olarak dünyaya düşüyordu ama aynı zamanda yan tarafa doğru da bir hızı olduğu için bu düşüş sürekli olarak ışıyor yani yörüngede kalmasını sağlıyordu. Tıpkı bir ipin ucunda çevirdiğiniz bir taş gibi. İp taşı merkeze doğru çeker. Çekim ama taşın hızı onu dışarı kaçmaya iter. İkisi birleşince dairesel bir hareket oluşur. Bu fikir kafasında bir şimşek gibi çaktı. Hemen hesaplamalara başladı. O dönem ayın dünyaya uzaklığı ve yörünge periyodu kabaca biliniyordu. Ayrıca yeryüzünde bir cismin elma gibi saniyede ne kadar hızlandığını 9.8 m/s² biliyordu. Eğer çekim kuvveti uzaklığın karesi ile ters orantılı azalıyorsa yani 2 kat uzakta 4 kat zayıflıyorsa o zaman
13:50 ayın dünyaya doğru olan ivmesi çok küçük bir değer olmalıydı. Defterini kalemini aldı. Mevcut verilerle hesaplamayı yaptı. Sonuç beklediği gibi çıktı. Ayın yörüngesel ivmesi elmanın ivmesiyle uzaklıkların karesi oranında uyumlu görünüyordu. Bu inanılmazdı. Aynı kuvvet hem yeryüzündeki bir meyveye hem de gökteki bir cisme hükmediyordu. Evrensel bir çekim yasasının ilk tohumları işte o anda o çiftlik evinde filizlendi. Ancak burada küçük bir sorun vardı. Newton'un elindeki dünyanın yarıçapı verisi yanlıştı. Yaptığı hesaplar tam olarak tutmuyordu. Bu yüzden heyecanını içine gömdü. Fikri bir kenara bıraktı. Belki de doğru değil diye düşündü.
14:37 Mükemmeliyetçi ve ket biri olarak henüz kanıtlanmamış, eksik bir fikri kimseyle paylaşmazdı. Bu fikir 20 yıl sonra doğru verilerle ve Edmund Halley'in zorlamasıyla ortaya çıkacaktı. Peki bu 18 ayda sadece bunları mı yaptı? Hayır. Aynı zamanda ışığın doğası üzerine renklerin matematiksel teorisini geliştiriyor, aynalarla yeni bir tür yansıtmalı teleskop tasarlıyordu. Teleskoplar o dönemde büyük mercekler kullanıyordu ve bu mercekler farklı renklerin farklı kırılmasından dolayı renk sapması denen bulanık görüntü sorunu yaratıyordu. Newton ışığın parçacık olduğu fikrine dayanarak renk sapmasının mercekten asla düzeltilemeyeceğini düşünüyordu. Mercek yerine ayna kullanan bir teleskop tasarladı. Bu devrim niteliğinde bir
15:23 cihazdı ve onu daha sonra ünlü yapacak ilk somut başarısı olacaktı. 1667'nin başında veba salgını nihayet dinmişti. Cambridge Üniversitesi yeniden açıldı. Newton defterlerini, notlarını ve küçük prizmasını toplayıp sessizce çiftlik evinden ayrıldı. Geriye bir dahinin en verimli döneminin fiziksel kanıtları olarak elma ağacının ki bugün hala torunları duruyor ve o karanlık odanın penceresindeki küçük delik kalacaktı. Cambridge'e döndüğünde dışarıdan aynı sakin, içe kapanık gençti. Ama iç dünyası artık kökten değişmişti. Zihninde modern bilimin üç temel direğinin taslağı hazırdı. Evrenin dilini konuşan yeni bir matematik, kalkülüs, ışığın gerçek doğası ve evreni
16:08 bir arada tutan gizemli kuvvetin sırrı ama hiçbirini açıklamadı. Kimseye bahsetmedi. Bu fikirler onun defterlerinde kendi iç dünyasında saklı kaldı. Çünkü Newton için asıl önemli olan doğruyu bulmaktı. Onu ilan etmek değil. Tabii ta ki biri onu sahneye, ışığın altına çekip dünyayla hesaplaşmaya zorlayana kadar. İki yılda tek başına bir çiftlik evinde henüz 24 yaşında bir genç matematiği, fiziği ve optiği kökten değiştirecek fikirler üretmişti. Ama kimse haberdar değildi. Bu fikirler onun defterlerinde kendi iç dünyasında saklı kalacak mıydı? Yoksa Cambridge'e döndüğünde bu sessiz devrimi dünyaya açıklamanın bir yolunu bulacak mıydı? Veban'ın gölgesi kalkmış,
16:54 Cambridge yeniden canlanmıştı. Newton Wolstorp'taki o verimli yalnızlıktan üniversitenin gürültülü koridorlarına dönmüştü. Ama içinde taşıdığı fikirler artık sessizce bekleyemeyecek kadar güçlüydü. Bir şeyler onu dünyaya açılmaya zorlayacaktı ve bu sadece bir teleskop ve bir prizma ile başlayacak. Sonra onu tarihin en acımasız ve ünlü bilimsel kavgalarından birinin tam ortasına atacaktı. Çünkü Newton'un ışığı keşfetmesi aynı zamanda kendi karanlık gölgesiyle, öfkesiyle ve kırılgan egosuyla da yüzleşmesi demekti. 1667'de Cambridge'e dönen Newton artık sıradan bir öğrenci değildi. Zihni mucizevi yılların ateşiyle yanıyordu. İki yıl sonra henüz 27 yaşındayken muazzam bir
17:40 fırsat elde etti. Trinity Colch'ta Lucasan matematik profesörlüğü kadrosu boşalmıştı. Bu kürsü o dönem için İngiltere'nin en prestijli akademik pozisyonlarından biriydi. Newton rakiplerini geride bırakarak bu kadroya atandı. Tek bir koşulla atanmak için Anglikan rahibi olması gerekiyordu. Newton içten içe üçlü birlik, teslis, inancına karşıydı. Bu bir ikilemdi ama profesörlük için kiliseye gerekli bağlılık yeminini etti. Bu onun hayat boyu sürecek bir iki yüzlülük dansının ilk adımıydı. Kamuoyunda saygın bir pozisyonda, özelinde ise yasak fikirleri beslemek. artık kendi derslerini verebilir, araştırmalarına daha fazla zaman ayırabilirdi ve ilk iş olarak
18:25 Wolstorp'da tasarladığı o küçük fikri yansıtmalı teleskobu gerçeğe dönüştürmek oldu. Geleneksel teleskoplar ışığı kıran büyük mercekler kullanıyordu. Newton ise ışığın parçacık olduğu ve renklerin merceklerde asla düzgün odaklanamayacağı fikrindeydi. Bu yüzden ışığı yansıtmaya karar verdi. Kendi elleriyle çalışmaya başladı. Önce bir ayna yapmak için doğru metal alaşımı bulması gerekiyordu. Simyaya olan ilgisi burada devreye girdi. Bakır ve kalay karışımından kulum metali bir ayna döktü. Sonra bu aynanın yüzeyini mükemmel bir parabolik eğriye getirmek için saatlerce günlerce cilaladı. Bu inanılmaz sabır ve el becerisi isteyen bir işti. Nihayet aynayı bir tüpün dibine yerleştirdi.
19:13 Gelen ışık bu ana aynadan yansıyıp tüpün üst tarafındaki küçük düz bir aynaya oradan da yandaki bir merceğe ve göze geliyordu. Sonuç mu? Sadece 15-20 cm uzunluğundaki bu küçük cihaz o dönemin 2 metre uzunluğundaki mercekli teleskoplarından daha net bir görüntü veriyordu. Ve en önemlisi renk sapması denen o lanet olası bulanıklık yoktu. Görüntüler keskindi. Newton bu başarısıyla kendini kanıtlamanın yolunu bulmuştu. Bu somut, elle tutulur, herkesin görebileceği bir zaferdi. 1671'de bu küçük teleskobu Londra'daki kraliyet cemiyetine, Royal Sosyeti gönderdi. O dönemin bilim dünyasının kalbi, en saygın bilim kuruluşuydu burası. Cemiyet
19:58 üyeleri teleskobu incelediğinde hayrete düştüler. Performansı inanılmazdı. Kısa süre sonra Newton Kral iksa'da bir demonstrasyon yaptı. Kral da etkilendi. Bu başarının ardından Ocak 1672'de Newton Kraliyet Cemiyeti üyeliğine seçildi. Artık bilim dünyasının seçkinler kulübündeydi. Cemiyet ondan ilk bilimsel makalesini istedi. Newton heyecanla Wolstorp'taki en büyük keşiflerinden birini yeni ışık teorisini anlatan bir makale yazdı. Işık ve renklerin yeni bir teorisi üzerine başlıklı bu makale Kraliyet Cemiyeti'nin meşhur Philosophical Transactions dergisinde yayınlandı. Makalede basit ve güçlü deneylerle prizma deneyleri beyaz ışığın bileşik olduğunu, renklerin onun
20:44 ayrışmış hali olduğunu açıkladı. Işığın çok küçük parçacıklardan Corpus Cles oluştuğunu öne sürdü. Bu makale bilim dünyasında bir bomba etkisi yarattı ama herkesi heyecanlandırmadı. Kraliyet Cemiyeti'nin o dönemki deneyler sekreteri çok yönlü, saygın ve biraz da kibirli bir bilim insanı olan Robert Hook idi. Hook mikroskopla yaptığı çalışmalarla ünlü, hücre terimini ilk kullanan, yayların yasasını bulan inanılmaz yetenekli bir dahiydi. Ama aynı zamanda her konuda fikri olan, çabuk öfkelenen ve övgüye düşkün biriydi. Newton'un makalesini okuduğunda öfkelendi. Çünkü kendisi de ışık üzerine çalışmış ve ışığın bir dalga olduğu fikrini savunuyordu. Newton'un parçacık teorisi onun fikirlerine meydan
21:30 okuyordu. HCK makaleyi değerlendirmek üzere görevlendirildi ve Newton'a yazdığı uzun mektupta makaleyi küçümsedi. Özetle şöyle diyordu: "Bay Newton'un bana sunduğu yeni hiçbir şey yok. Ben zaten bunların hepsini daha önce söyledim. Onun deneyleri ilginç ama teorisi sadece bir hipotez, hatta yanlış bir hipotez. Bu mektup Newton için bir kabustu. Onun hassas, kibirli ve mükemmeliyetçi ruhunda bir deprem yarattı. Hok onun özenle hazırladığı, gurur duyduğu çalışmasını sanki önemsiz bir şeymiş gibi eleştirmişti. Daha da kötüsü onu bir hipotez avcısı olarak görmüştü. Newton ise kendisini hipotez uydurmayan, saf gözlem ve matematikle gerçeğe ulaşan biri olarak görüyordu.
22:17 Newton'un cevabı soğuk, keskin ve ölümcüldü. Hoka onun dalga teorisini matematiksel olarak çürütmeye çalışan ayrıntılı ve karmaşık bir mektup yazdı. Ama asıl vurucu nokta tartışmanın kişiselleşmeye başlamasıydı. Hov mektuplarında Newton'un deneylerini tekrarlayamadığını söyleyince Newton daha da hiddetlendi. Ona göre bu kendi beceriksizliğini itiraf etmekti. Bu yazışmalar aylarca sürdü. Her mektup gerilimi biraz daha artırıyordu. Newton bu kamusal tartışmadan bu eleştirilerden nefret etmeye başladı. İçine kapandı. Bu onun en kötü korkusuydu. Dikkat çekmek ve eleştiri almak. 1673'te Kraliyet Cemiyeti'nin sekreteri Henry Oldenburga
23:03 yazdığı mektuptaki sözler onun ruh halini tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. Bundan böyle felsefeye, bilimeir herhangi bir şey yayınlamayı düşünmüyorum. Çünkü görüyorum ki ya hiçbir şey yayınlamamalı insan ya da ömür boyu savunmak, kendini açıklamak ve temize çıkarmak zorunda kalmalı. Bu yüzden kamuoyundan olabildiğince uzak durmaya karar verdim. Bu bir tehditti. Dünyanın en parlak zihni bir bilim kavgası yüzünden kendini dünyadan tamamen soyutlamaya hazırlanıyordu. Hok ile arasındaki bu düşmanlık ömür boyu sürecek bir kini ateşlemişti. Ama Newton tamamen durmadı. Sadece çalışmalarını kendi iç dünyasına, defterlerine gömdü. Işık üzerine kapsamlı kitabı Optiksi'i yazmaya başladı. Ama onu yayınlamak için
23:49 Hok'un ölümünü bekleyecekti. simya deneylerine daha da derinden daldı ve belki de en önemlisi o çiftlik evinde bıraktığı o büyük fikri evrensel çekim fikrini sessizce geliştirmeye, matematiksel olarak olgunlaştırmaya devam etti. Ama bunu kimseyle paylaşmıyordu. Dünya onu unutmuş gibiydi. Ta ki 1684'ün bir yaz günü Londra'daki bir kafede genç bir astronom olan Edmund Halleyile Robert Hawk ve mimar Christopher Vren arasında bir sohbet geçene kadar. Sohbetin konusu gezegenlerin yörüngelerinin neden eliptik olduğuydu. Hok bunun bir merkezcil kuvvetle uzaklığın karesi ile ters orantılı bir çekim kuvvetiyle açıklanabileceğinden bahsetti. Ama matematiksel ispatı yoktu. Vren ispatı
24:35 getirene ödül bile vadetti. Halley bunun üzerine bu soruyu tek sorabileceği kişiyi düşündü. Cambridge'teki o tuhaf içe kapanık matematik profesörünü. Belki Isaac Newton bir cevap bulabilirdi. İşte bu ziyaret her şeyi değiştirecekti. Çünkü Newton'a göklerden gelen bu soruyu sorduklarında onun cevabı hazırdı. Biliyorum yıllar önce hesapladım. Ve bu dünyayı sonsuza dek değiştirecek bir kitabın Prinsipia'nın ilk sayfasının yazılmaya başlandığı andı. Hokun eleştirileri Newton'u adeta yerinden zıplattı. Öyle sinirlendi, öyle içine kapandı ki, "Dünyayla bir daha asla iletişim kurmayacağım." dedi. Peki böylesine bir dahi dünyadan elini ayağını çekerse ne olur? İşte tam da bu
25:21 noktada başka bir düşman, bu sefer göklerden gelen bir düşman Newton'u sahneye geri çağıracaktı. Kuyruklu yıldız. 1684'ün Ağustos ayında Cambridge'deki o küçük odasında Isac Newton yine kendi dünyasına gömülmüştü. Robert Hook'la yaşadığı o rezil tartışmadan sonra dünyaya küsmüştü. Ona göre bilim camiası kıskanç, ukala ve anlayışsız insanlarla doluydu. Ama tam o sırada kapısı çalındı. Gelen 27 yaşında enerjik ve meraklı bir genç astronomdu. Edmond Halley ve Halley'in elinde Newton'un yıllardır içinde sakladığı neredeyse unuttuğu bir soru vardı. Bu soru tarihin gidişatını değiştirecek bir kitabın ilk cümlesi olacaktı. Çünkü Halley sadece bir soru sormadı. O
26:09 tarihin en büyük bilimsel eserinin editörü, finansörü ve ısrarcı hamisi oldu. Edmund Halley o yaz Londra'daki kafede Hook ve Vren ile yaptığı sohbette gezegenlerin yörüngelerinin neden eliptik olduğu sorusuna takılmıştı. Hook'un uzaklığın karesi ile ters orantılı bir çekim yasası var iddiası ama kanıtı yoktu. Harley doğru cevabı aramak için doğrudan en iyi matematikçiye gitmeye karar verdi. Isaac Newton'a. Newton'un odasına girdiğinde onu her zamanki gibi derin düşüncelere dalmış buldu. Halley kibarca selam verip soruyu sordu. Bir gezegen güneşe olan uzaklığının karesiyle ters orantılı bir kuvvet tarafından çekiliyorsa yörüngesi nasıl bir şekil alır? Newton hiç tereddüt etmeden cevap verdi. Elips olur. Harley şaşırdı ve heyecanlandı.
26:58 Peki bunu nasıl biliyorsun?" diye sordu. Newton omuz silkti. Hesapladım. Yıllar önce Wurstorp'ta hesaplamıştı. Halley hesaplamaları görmek istedi. Newton not defterlerini karıştırdı ama bulamadı. Zamanında yapmıştım. Şimdi nereye koyduğumu hatırlamıyorum." dedi ama söz verdi. Hesaplamaları yeniden yapacak ve Halleye gönderecekti. Newton sözünü tuttu. 3 ay içinde sadece sorunun cevabını değil çok daha fazlasını halliye gönderdi. 9 sayfalık küçük bir bilimsel inceleme başlığı yörüngelerdeki cisimlerin hareketi üzerine. Bu kısa metin aslında dev bir eserin özeti gibiydi. Halley bu metni okuduğunda şok
27:45 oldu. Anladı ki Newton sadece bir soruyu cevaplamakla kalmamış, tüm gök mekaniğinin temel yasalarını sistematik bir şekilde matematiksel kesinlikle ortaya koymuştu. Hley hemen Cambridge'e geri döndü. Newton'u buldu ve ona şunu söyledi. Bu çalışmayı yayınlamalısın. Tüm dünya bunu görmeli ve ben bunun yayınlanması için elimden gelen her şeyi yapacağım. İşte o an filozofya, natyralist, Principya, matematika yani doğal felsefenin matematiksel ilkeleri doğdu. Halley sadece bir hayran değil, bir katalizördü. Newton'u ikna etti. Onu teşvik etti. Hatta Kraliyet Cemiyetini kitabı basmaya razı etti. Ve kraliyet cemiyetinin parası olmadığında Halley kendi cebinden masrafların büyük kısmını
28:31 ödedi. Bu bilim tarihinin en büyük sponsorluklarından biriydi. Newton şimdi harekete geçmişti. 18 ayda inanılmaz bir yoğunlukla çalıştı. neredeyse hiç uyumadığı, yemeği unuttuğu söylenir. Sürekli odasında, mum ışığında, sayfalarca latince yazıyor, karmaşık geometrik şemalar çiziyordu. Amacı evrenin işleyişini saf geometri ve mantıkla apaçık bir şekilde kanıtlamaktı. Hipotez uydurmuyorum." diyecekti. Gözlem ve matematik her şeydi. Ve nihayet 1687'nin Temmuz ayında Principya yayınlandı. Bu sıradan bir kitap değildi. Adeta bir manifesto, bir devrim beyannamesiydi. Peki içinde ne
29:16 vardı? Kitap üç büyük yasayla başlıyordu. Bugün onlara Newton'un hareket yasaları diyoruz. Birincisi eylemsizlik yasası. Bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, duruyorsa durmaya, hareket halindeyse sabit hızla düz bir çizgide hareket etmeye devam eder. Bu bir topun sonsuza kadar yuvarlanabileceği fikriydi. Sürtünme yoksa. İkincisi kuvvet yoğunluk yasası. Bir cismin momentumundaki değişim uygulanan kuvvetle doğru orantılıdır ve kuvvet yönünde gerçekleşir. Yani if = m x a kuvvet eş kütle çarpı ivme. Bu kuvvetin matematiksel tanımıydı. Üçüncüsü etki tepki yasası. Her etkiye eşit büyüklükte ve züt yönde bir tepki vardır. Roketlerin uzaya çıkması bunun
30:04 sayesindedir. Bu üç yasa yeryüzündeki tüm hareketin dilini tanımlıyordu. Ama Newton'un asıl büyük adımı bu yasaları göklere taşımaktı. 4.üncü büyük yasa evrensel kütle çekim yasasıydı. Newton tüm kütleli cisimlerin birbirini kütleleriyle doğru aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı bir kuvvetle çektiğini söylüyordu. Formülü bugün hepimizin bildiği o ünlü denklemdi. Bu yasayla ayın düşüşünü nihayet ispatladı. Yıllar önce Wolstorp'da yaptığı ama veri hatası yüzünden kenara koyduğu hesaplamayı doğru verilerle tamamladı. Ayın dünyaya doğru saniyede 1.36 mm düştüğünü hesapladı. Bu yeryüzündeki bir cismin düşüş hızıyla uzaklıkların karesi
30:49 oranında tam olarak uyumluydu. Aynı kuvvet hem elmayı düşürüyor hem de ayı yörüngede tutuyordu. Bu muazzam birleştirici fikirdi. Yer ve gök aynı yasalara tabiydi ama Newton bununla da kalmadı. Prinsipia ile şunları da açıkladı. gelgitlerin, ayın ve güneşin çekimiyle oluştuğunu, gezegenlerin yörüngelerinin neden eliptik olduğunu, Kepler yasalarını kanıtlayarak dünyanın kutuplardan basık, Ekvator'dan şişkin bir şekle ceoit sahip olduğunu, kuyruklu yıldızların da aynı çekim yasalarına uyduğunu ve öngörülebilir yörüngeleri olduğunu ki Heley kuyruklu yıldızının dönüşünü tahmin etmesi bu sayede olacaktı. Kitabın etkisi bir deprem gibiydi. Avrupa'nın entelektüelleri şoka
31:36 uğradı. Newton evreni tanrının keyfi müdahalelerine açık anlaşılmaz bir yer olmaktan çıkarmış, devasa kusursuz işleyen bir saat makinesine dönüştürmüştü ve bu saatin çarklarının nasıl döndüğünü matematiksel olarak açıklamıştı. Artık evren rasyonel zihinle anlaşılabilirdi. Tabii herkes bayram etmedi. En büyük muhalefet kıta Avrupasından özellikle de Newton'un ezeli rakibi Gatfriet Wilhelm Leis'den geldi. Leis Newton'un kalkülüs akışlar yöntemi yerine kendi geliştirdiği diferansiyel ve integral notasyonunu kullanmasını eleştirdi. Ama daha da büyük tepki felsefi alandaydı. Newton'un uzayda hareketsiz mutlak bir çerçeve olduğu fikri ve çekim kuvvetinin
32:22 cisimler arasındaki boşluktan nasıl etki ettiği sorusu büyük tartışmalara yol açtı. Newton bu soruya o meşhur sözüyle cevap verdi. Hipotes Nanfingo varsayım uydurmam. Yani ben matematiksel olarak nasıl çalıştığını gösterdim. Nasıl olduğu konusunda felsefe yapmam. Bu onun deneysel ve matematiksel bilim anlayışının özüydü. Pirincipia Newton'u bir efsaneye dönüştürdü. Artık o sadece Cambridli bir profesör değil, tüm dünyanın saygı duyduğu bir devdi ama bu başarı onun en karanlık sırlarını daha da derine gömdü. Çünkü bu mükemmel, rasyonel, mekanik evreni yaratan Newton, aynı zamanda Simyar laboratuvarında filozof taşını arıyor, kutsal kitaptaki kehanetleri çözmeye çalışıyordu. Onun
33:08 için evrenin yasalarını bulmak tanrının zihnini okumanın bir yoluydu. Prinsipia sadece bir fizik kitabı değil, onun teolojik arayışının da bir parçasıydı. Prinsipya matematika yayınlandığında Avrupa'nın entelektüelleri şoka uğradı. Evren artık tanrının keyfi müdahalelerine açık bir yer değil, devasa bir saat gibi işleyen matematiksel kesimlikte bir makineydi. Newton bu makinenin işleyiş kurallarını yazmıştı. Peki bu kuralları yazan adam bu evrenin sahibinin kim olduğunu düşünüyordu. Cevap bir sonraki ve en karanlık laboratuvarda saklıydı. Isaac Newton 1687'de Principya'yı yayınlayarak dünyaya evrenin mekaniğini anlattı. O artık aklın, mantığın ve matematiksel
33:54 kesinliğin simgesiydi. Peki size aynı adamın geceleri mum ışığında kurşunu altına çevirmeye çalıştığını, ölümsüzlük iksiri aradığını, kadim simya metinlerini şifreler gibi çözmeye uğraştığını söylesem? İnanır mısınız? İşte gerçek Newton buydu. Ve onun bu karanlık laboratuvarda geçirdiği 30 yıl sadece bir merak değil. Onun bilimsel devriminin arkasındaki gizli motor belki de gerçek tutkusuydu. 1687 sonbaharı. Newton, Principia'nın yayınlanmasının getirdiği yoğun yorgunluğun ardından yeniden Cambridge'teki odasına dönmüştü. Dışarıda onu bir dahi olarak selamlayan bir dünya vardı. Ama o dikkatleri üzerinden kaydırıp asıl ilgi alanına, en gizli çalışmalarına geri döndü. Odasının
34:39 arka tarafındaki küçük bir odaya, bir laboratuvara geçti. Burada kömür ateşiyle ısıtılan fırınlar, sayısız cam kap retortlar alembikler çeşitli metaller ve tozlar vardı. Duvarlar is dumanıyla kaplıydı. Burası bir simyacının laboratuvarıydı ve bu simyacı Isaac Newton'dan başkası değildi. Peki modern fiziğin kurucusu neden simyayla yani bugün sahte bilim olarak gördüğümüz şeyle uğraşıyordu? Cevap onun dünya görüşünde yatıyor. Newton için simya sadece metalleri dönüştürmek değildi. O doğanın en derin, en saklı sırlarını araştırmanın bir yoluydu. Ona göre kadim bilgeler Hermes trismegistus gibi tanrının yarattığı doğanın sırlarını
35:24 biliyor. Ama bu sırları anlaşılmasın diye semboller ve alegorilerle gizliyorlardı. Newton'un amacı bu şifreleri çözerek yaratılışın temel ilkelerine ulaşmaktı. Bu yolda inanılmaz bir azimle çalıştı. Hayatının neredeyse 30 yılını buna adadı. Simya üzerine bir milyon kelimeden fazla el yazması bıraktı. Bunların çoğu diğer simyacıların metinlerinin kopyaları ve üzerine düştüğü yoğun notlardı. Kullandığı dil tıpkı Prinsipya'daki gibi Latince değil, çoğunlukla İngilizceydi ama içerik bir dünyalar kadar farklıydı. Peki bu laboratuvarda tam olarak ne yapıyordu? İki büyük amacı vardı. Birinci filozof taşını philo stone yaratmak simyanın kutsal kasesi buydu.
36:11 Bu efsanevi maddenin basit metalleri kurşun, bakır altına çevirebileceğine, aynı zamanda bir ölümsüzlük iksiri eliksir of life yapabileceğine inanılıyordu. Newton sayısız deney yaptı. Cıva, antimon, arsenik gibi zehirli metallerle çalıştı. notlarında yeşil aslanı, kırmızı eyderhay'ı, gezegen metallerini arıyordu. Bunlar simyanın alegorik diliydi. Bir deneyinde cıva buharlarını soluyup zehirlendiği ve haftalarca hasta yattığı söylenir. Defterlerinde duman beni bayılttı gibi notlar vardır. Risk onun için önemsizdi. Gerçeğe ulaşmak her şeyden önemliydi. İkinci kadim kozmoltin sırlarını çözmek. Newton özellikle bir simya metnini Kadim
36:58 Cosmopolit The Engant Cosmopolitan adlı eseri obsesif bir şekilde inceledi. Bu metni adeta bir şifreli mesaj gibi görüyor. Her cümleyi, her kelimeyi analiz ediyordu. Kendi defterlerine bu metnin 20'den fazla farklı versiyonunu kopyaladı ve yorumladı. Amacı metallerin dönüşümünün transmutasyon, kesin, tekrarlanabilir tarifini bulmaktı. Peki bu çılgınca görünen arayış onun gerçek bilimine nasıl etki etti? İşte bu en şaşırtıcı kısım. Newton'un simya çalışmaları onun bilimsel düşüncesini derinden şekillendirdi. Etki, tepki ve çekim. Simyada maddeler arasında gizli bir sempati ve antipati, çekim ve itim olduğu fikri yaygındı. Newton prinsip ya
37:44 da evrensel çekimden bahsederken bunu uzaktan etki eden bir kuvvet olarak tanımladı. Bu fikir simyadaki gizli kuvvetler düşüncesiyle paralellik gösterir. Onun için çekim kuvveti tıpkı simyadaki dönüşüm ilkeleri gibi doğanın temel aktif bir prensibiydi. Kimyasal süreçler. Newton aslında kimya deneyleri de yapıyordu. Metallerin erimesi, birleşmesi, gaz çıkışı gibi süreçleri titizlikle gözlemliyor ve kaydediyordu. Bu onun madde ve değişim anlayışını geliştirdi. Mikroskobik kuvvetler. Simya gözle görülmeyen küçük ölçekteki kuvvetler ve parçacıklar üzerineydi. Newton'un ışığın körposcle parçacık teorisi ve maddenin küçük parçacıklardan oluştuğu fikri bu düşünce dünyasından
38:30 besleniyor olabilir. Ama Newton bu çalışmalarını neden bu kadar gizli tuttu? İki büyük nedeni vardı. Yasal nedenler. 1404'te İngiltere'de altın yapma multiflaşın of gold yasaklanmıştı. Simya pratiği suç sayılabilirdi. Newton Darpane müdürü olduktan sonra bu risk daha da büyüdü. Kalpazanlıkla mücadele eden bir adamın altın yapmaya çalıştığı ortaya çıksa skandal olurdu. İtibar nedenleri. Newton Principya ile kurduğu rasyonel matematiksel bilim insanı imajını korumak istiyordu. Simya o dönemde bile şüpheyle karşılanan mistik ve okült bir alandı. Rakibi Robert Hook bile simyayla dalga geçerdi. Newton itibarının lekelenmesini asla istemezdi.
39:17 Bu yüzden bu çalışmalarını ölümüne dek sakladı. Notlarını şifreli tuttu. Yakınlarını bile açmadı. 1693'te uzun süreli simya deneylerinden kaynaklanan metal zehirlenmesi, cıva, kurşun ve aşırı yorgunluk yüzünden büyük bir sinir krizi geçirdi. Uykusuzluk, paranoya, depresyon içinde kıvrandı. arkadaşlarına, düşmanlarının onu zehirlemeye çalıştığına dair mektuplar yazdı. Kısa süreli bir akıl hastalığı yaşadığı düşünülür. Bu krizden sonra simyayı bırakmadı ama yoğunluğunu azalttı. Newton'un simyası onun için bir saplantı, bir tutku, bir manevi arayıştı. O iki Newtondu. Biri gündüzleri halka açık, evrenin mekanik yasalarını yazan soğuk ve rasyonel bilim
40:04 insanı. Diğeri ise geceleri karanlık laboratuvarında doğanın canlı, aktif, ruhani sırlarını arayan simyacı. Bu ikisi onun zihninde asla ayrılmaz bir bütündü. Ona göre Tanrı sadece bir saatçi klokmaker değil. Aynı zamanda evrende sürekli aktif olan, mucizeler yaratan bir varlıktı. Simya bu aktif ilkeyi anlamanın yoluydu. Ölümünden sonra ailesi ve vurisleri bu garip ve değersiz notların çoğunu attılar ya da sattılar. 1936'da ekonomist Conner Keynes Newton'un simya el yazmalarından bir kısmını satın aldı ve onları inceledi. Keynes'in vardığı sonuç Newton tarihini sonsuza dek değiştirdi. Newton ilk akıl çağının büyük dahisi değildi. O
40:50 son büyük simyacılardan, son büyücülerden biriydi. Isaac Newton, gündüzleri kraliyet cemiyetinin başkanı, geceleri ise mum ışığında kadim metinleri okuyan, metalleri eriten bir simyacıydı. Bu iki dünya onun zihninde nasıl bir arada duruyordu? Belki de onun için asıl amaç sadece doğanın yasalarını değil, doğanın en derin, en saklı sırrını yani yaratılışın temel ilkesini bulmaktı. Ve bu arayış onu sadece laboratuvara değil kutsal metinlerin derinliklerine de götürecekti. Isaac Newton 1687'de Prinsipya'yı yayınladığında insanlara evrenin bir saat gibi işlediğini, matematiksel yasalara boyun eğdiğini gösterdi. Peki bu mükemmel saati kuran saatçı kimdi? Newton'un cevabı kesindi. Tanrı. Ama bu
41:37 tanrı İngiltere kilisesinin resmi öğrettiği tanrı değildi. Çünkü Newton gizli bir sakıncası, büyük bir sırrı vardı. O üçlü birlike yani teslise inanmıyordu. Onun için Tanrı evrenin mutlak efendisi tek ve benzersiz bir varlıktı. Ve Newton ömrünün büyük bölümünü bu tanrının zihnini anlamak için onun yazdığı iki kitabı çözmeye adadı. Biri Doğanın Kitabı diğeri ise kutsal kitap ve ikincisi belki de onun için daha önemliydi. 1700'lerin başı Newton artık yaşlanmaya başlamış İngiltere'nin en saygın bilim insanıydı. Londra'da Kraliyet Cemiyeti Başkanı ve Darphane müdürü olarak ikamet ediyordu. Çalışma odası, simya aletlerinin yanı
42:22 sıra başka bir şeyle doluydu. Kutsal kitabın sayısız versiyonu, eski Ahit'in İbranice nüshaları, kilise babalarının yazıları ve binlerce sayfa kendi el yazması not. Bu notlarda astronomik hesaplamalar, simya sembolleriyle yan yana duran Daniel ve Vahiy kitaplarından alıntılar vardı. Newton için teoloji bir hobiden çok daha fazlasıydı. O bunu hayatının merkezi görevi bilimsel çalışmalarının nihai amacı olarak görüyordu. Zihninde aynı Tanrı hem doğa yasalarını koymuş hem de peygamberlere kehanetler vermişti. İkisini de anlamak tanrının planını çözmek demekti. Ve bu planın anahtarı kutsal kitaptaki kehanetlerde özellikle de Daniel ve Vahi kitaplarındaki sembollerin matematiksel ve tarihsel analizindeydi. Peki Newton
43:10 neye inanıyordu? İşte onu bir sapkın yapabilecek tehlikeli fikirleri. Teslise karşı çıkması. Arianizm Newton, İsa'nın tanrının ezeli ve ebedi oğlu olduğu, Tanrıyla aynı özden Homusos olduğu resmi öğretisini reddediyordu. Ona göre İsa Tanrı tarafından yaratılmış üstün bir varlıktı. Ama tanrının kendisi değildi. Baba Tanrı, mutlak, tek ve egemendi. Bu görüş erken Hristiyanlıktaki Arianizm akımına benziyordu ve İngiltere'de ciddi bir suç hatta ihanet sayılabilirdi. Newton bu inancını asla açıkça ilan etmedi. Sadece çok güvendiği birkaç kişiye yazdığı mektuplarda ve binlerce sayfalık özel notlarında ifade etti. Kilise tarihine eleştirel bakış. Newton
43:56 4. Yüzyılda İmparator Konstantin döneminde teslis doktrinin yanlış bir şekilde kabul edildiğine ve gerçek Hristiyanlığın bozulduğuna inanıyordu. Ona göre kutsal kitabın saf öğretisi bu büyük sapkınlıkla kirletilmişti. Peki böyle gizli ve tehlikeli inançları olan bir adam kutsal kitabı nasıl inceliyordu? Tıpkı bir bilim insanı gibi. Yöntemi şuydu. Tarihsel kronoloji. Newton dünya tarihinin bir kronolojisini yazmaya koyuldu. amacı kutsal kitaptaki olayları yaratılış, tufan, krallıklar, diğer antik uygarlıkların Mısır, Yunan, Asur tarihleriyle karşılaştırmak ve gerçek bir zaman çizelgesi oluşturmaktı. İnanılmaz detaycıydı. Eski krallıkların hüküm sürelerini, astronomik olayları,
44:44 güneş tutulmaları kullanarak yeniden hesapladı. Hatta Antik Yunan efsanelerinin kutsal kitaptaki olayların bozuk hatıraları olduğunu iddia etti. Kehanetlerin yorumu, eşatoloji bu onun en büyük tutkusuydu. Daniel'in 2300 günü, vahiyeki 1260 günü, canavarlar, boynuzlar gibi sembolleri alıp bunları yıllara çeviriyordu. Amacı tanrının insanlık için planının bir zaman çizelgesini çıkarmaktı. Örneğin Papa'nın otoritesinin başlangıcını bir tarihe denk getirip bunun şer gücünün yükselişi olduğunu yazıyordu. Ona göre bu kehanetlerin gerçekleşmesi Mesih'in ikinci gelişi ve tanrının krallığının kurulmasıyla sonuçlanacaktı. Bu hesaplamaları yaparken tıpkı gezegen yörüngelerini hesaplar gibi titiz
45:29 davranıyordu. Kutsal Kitap metninin eleştirisi. Newton kutsal kitabın orijinal metninin zaman içinde değiştirildiğine, özellikle teslisi desteklemek için bazı ayetlerin eklendiğine inanıyordu. Örnek bir Yanna 5'e 7'deki üç şahit ayeti. Bu onu metinsel eleştiri alanında da öncü yapar. Peki bu teolojik arayış onun bilimini nasıl etkiledi? İşte bu en derin bağlantı. Mutlak uzay ve zaman. Newton Prinsip ya da mutlak, gerçek ve matematiksel zamanın kendi içinde ve kendi doğası gereği eşit şekilde aktığını yazmıştı. Aynı şekilde mutlak uzaydan bahsetmişti. Peki bu mutlak çerçeveler neyin içindeydi? Newton'a göre bunlar tanrının duyusal merkeziydi. Uzay tanrının varlığının tezahürü, onun
46:17 sonsuzluğunun sahnesiydi. Zaman ise tanrının ebedi sürekliliği yani mekanik evren tanrının sonsuz varlığı ve gücü içinde yüzüyordu. Çekim yasaları tanrının evrende sürekli aktif olmasının bir yoluydu. Evrene müdahale etmesi değil, onu yaratılış anında kurduğu yasalarla yönetmesiydi. Tasarım argümanı. Newton, gezegenlerin mükemmel düzeninden, canlıların karmaşıklığından yola çıkarak akıllı bir tasarımcının yani tanrının varlığına dair güçlü kanıtlar görüyordu. Prinsipia onun için sadece bir fizik kitabı değil, aynı zamanda tanrının varlığının bir kanıtıydı. Bu kadar derin bir inancı olan Newton neden bunları açıklamadı? Cevap korkunçtu. korkuyordu. 1690'larda iki Oxford akademisyeni Arthur Burry ve
47:04 William Sherlock teslis karşıtı görüşlerinden dolayı görevlerinden alınmış hatta hapse atılma tehlikesi geçirmişlerdi. Newton hem akademik kariyerini Lucasyan profesörü olmak için teslise inandığını söylemişti. Hem de toplumsal itibarını ve hatta özgürlüğünü kaybetmek istemiyordu. Bu yüzden teolojik yazılarını yayınlamadı. sadece ölümünden sonra yayınlanması için notlar bıraktı ve onlar da sansüre uğradı. Bu ikilem onun kişiliğindeki en büyük çatışmaydı. Dünyanın gördüğü en özgüvenli beyin en temel inancını dile getirmekten korkuyordu. Bu onu daha da içine kapanık, ketum ve belki de alaycı yaptı. Ölüm döşeğindeyken bir rahip ona son ayin için geldiğinde Newton'un son sözleri bu gizli inancının bir yansıması
47:49 gibidir. Ayini reddetmedi kamudaki imajını korumak için. Ama ona şöyle dedi: "Bana İncili getirin. Eski ahitin tarihsel kısımlarında büyük kanıtlar var. Son anlarında bile kehanetlerin tarihsel kanıtlarını düşünüyordu. Newton için Prinsipia sadece bir fizik kitabı değil, tanrının yarattığı mükemmel mekanizmanın bir kanıtıydı. Peki bu kadar derin dini inancı olan bir adam kilisenin en kutsal doktrinlerinden birini teslisi nasıl reddedebilirdi? Bu sırrı saklamak zorundaydı. Çünkü açıklasa başı belaya girecekti. Ta ki parasal bir skandal onu beklenmedik bir pozisyona itene kadar. 1696 yılı Isac Newton için her şeyin değiştiği yıldı. 54 yaşında hayatını Cambridge'in sessiz
48:36 koridorlarında ve karanlık laboratuvarında geçirmiş, dünyanın en büyük dahisi olarak tanınan ama parasal olarak sıkıntılı bir profesördü. Ve sonra beklenmedik bir mektup geldi. Mektup onu Londra'ya, İngiltere'nin finansal kalbine, darphaneye çağırıyordu. Bu onun için bir kurtuluş muydu yoksa bir sürgün mü? İkisi de değildi. Bu Newton'un içindeki başka bir devi, bir dedektifi, bir sorgulayıcıyı ve nihayetinde acımasız bir intikamcıyı ortaya çıkaracaktı. Çünkü burada rakibi Robert Hook değil, ülkenin para sistemini çökertmeye çalışan kalpazanlardı ve Newton onlara karşı hiç merhamet göstermeyecekti. Mektup: Newton'un eski öğrencisi ve o dönemin Maliye Bakanı Lord Halifax'tan Charles
49:22 Montagu geliyordu. İngiltere mali bir krizin eşiğindeydi. Ülkenin para sistemi berbat durumdaydı. Gümüş sikkeler o kadar aşınmış ve kırpılmıştı ki gerçek değerlerinin yarısına bile ulaşmıyorlardı. İnsanlar iyi durumdaki paraları biriktiriyor, kötü paraları harcıyordu. Ticaret felç olmuştu. Dahası kalpazanlık alıp yürümüştü. Çözüm tüm eski paraları toplayıp yeniden standart ve güvenilir bir şekilde basmaktı. Bu devasa operasyon için darphaneye yeni, akıllı, güvenilir ve acımasız bir lider lazımdı. Montagu Newton'u düşündü. Neden? Çünkü Newton mükemmel bir organizatör, sorgulayıcı ve problem çözücüydü. Prinsipiaı yazan Zihin
50:09 karmaşık bir lojistik ve imalat problemini de çözebilirdi. Ayrıca simya bilgisi metallerin saflaştırılması konusunda işe yarayabilirdi. Newton teklifi kabul etti. Belki de Cambridge'in sıkıcılığından kurtulmak, belki de daha yüksek bir maaş ve sosyal statü için Darphane Müdür Muavini Warden of the Mint olarak atandı. Bu aslında sembolik bir pozisyon gibiydi ama Newton onu hiç de öyle görmedi. Newton darphaneye adım attığı anda her şeyi değiştirdi. İlk iş yeniden basım operasyonunu yönetmekti. Bu tarihin en büyük endüstriyel operasyonlarından biriydi. Newton üretim hattını yeniden düzenledi. Makineleri iyileştirdi. Çalışma saatlerini artırdı. Kalite
50:55 kontrolü getirdi. Sadece masa başında yöneticilik yapmadı. atölyelerde dolaştı, işçilerle konuştu, süreçleri gözlemledi. Tıpkı doğa yasalarını inceler gibi üretim yasalarını inceliyordu. Sonuç mu? İnanılmazdı. Darphanenin aylık üretimi Newton gelmeden önce 15.000 pound iken onun yönetiminde 100.000 poa çıktı. Ülkenin para sistemi birkaç yıl içinde istikrara kavuştu. Ama Newton'un asıl savaşı ikinci cephedeydi. Kalpazanlara karşı. Bu onun için sadece bir görev değil, kişisel bir savaş hatta bir tutku haline geldi. Kalpazanlık sadece bir suç değil. Newton'un gözünde devlete ve otoriteye karşı işlenmiş en büyük ihanetti ve onun
51:40 adalet anlayışı mutlaktı. Burada Newton'un karanlık dehası ve acımasızlığı tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kalpazanları avlamak için tıpkı bir dedektif gibi çalışmaya başladı. Şüphelileri takip ettirdi. Gizli ajanlar tuttu. hapishanelerdeki mahkumlarla röportaj yaptı, kanıt dosyaları oluşturdu. Londra'nın kenar mahallelerindeki tavernalara, suçluların inlerine kadar girdi. Adeta bir 17. yüzyıl Sherlock Holmes'u gibiydi. Ama amacı adalet değil, imhaydı. Ve bu savaşta en büyük avı zamanın en ünlü ve kurnaz kalpazanı olan William Caloner oldu. Kaloner sıradan biri değildi. Zeki, kendini iyi ifade eden, sosyal bağlantıları olan bir düzmece uzmanıydı.
52:26 Sadece sahte para basmakla kalmıyor. Darphaneyi bile dolandırmaya çalışıyor. Hatta kalpazanlığı önleme konusunda hükümete raporlar yazıyordu. Yani hem suçu işliyor hem de suçu çözen kişi rolü oynuyordu. Newton'un otoritesine meydan okuyor, onu beceriksizlikle suçluyordu. Bu Newton için kişisel bir hakaretti. Tıpkı Robert Hook'un yıllar önce onu eleştirmesi gibi ve Newton Kaloner'i mahvetmeye antiçti. Aylarca CONER'in tüm hareketlerini izletti. Onun çalıştığı tüm atölyeleri tespit etti. Tanıklar buldu. Newton'un hazırladığı suç dosyası o kadar ayrıntılı ve ağır kanıtlarla doluydu ki duruşmada Kaloner'in hiç şansı yoktu. Newton mahkemede saatlerce ifade verdi. Kaloner'in tüm suçlarını
53:12 tek tek anlattı. 1699'da Wilton Kaloner vatana ihanetten suçlu bulundu ve asılarak idam edildi. Newton zaferini tamamlamıştı. Kaloner'in son sözleri Newton'u lanetlemek oldu. Bana acıy Newton. Ama Newton'dan merhamet yoktu. Bu onun için sadece bir suçlunun cezalandırılması değil, aynı zamanda kendi otoritesinin ve zekasının bir teyidiydi. Bu dönem Newton'un karakterindeki çelişkiyi muazzam bir şekilde sergiler. Aynı adam evrenin harmonik yasalarını yazmıştı ama aynı zamanda bir adamın idamı için bürokrattan çok bir avcı gibi çalışmıştı. Aynı adam tanrının merhametinden bahsediyor ama kalpazanlara karşı hiç merhamet göstermiyordu. Bu onun dünyaya
53:59 bakışındaki ikiliğiydi. Evren mükemmel ve düzenliydi ama insanlar günahkar ve düzene karşı tehditti ve düzen ancak acımasız bir şekilde korunabilirdi. 1700'de bu başarılarının ardından Newton Darpane Genel Müdürü Master of the Mint oldu. Bu pozisyon ona muazzam bir gelir ve güç getirdi. Artık çok zengin bir adamdı. 1705'te kraliçe anne tarafından şövalye ilan edildi. Artık Sir Isaac Newton'du. Bu bir bilim insanına verilen ilk şövalyelik unvanlarından biriydi. Cambridge'in fakir sizar öğrencisi şimdi ülkenin en güçlü kurumlarından birinin başındaydı. Ama bu dünyevi başarı ve güç onun bilimsel ve gizli çalışmalarını durdurmadı. Aksine daha da güvenli bir
54:45 konuma gelmişti. Artık kimse onun simya veya teolojik çalışmalarıyile ilgili soru soramazdı. Gücü mutlaktı ve bu gücü şimdi sırada bekleyen bir başka hedef için kullanmaya hazırdı. Eski düşmanı Robert Hook'u nihai hezimete uğratmak ve bilim dünyası üzerinde mutlak hakimiyet kurmak. Darphanede Newton bir bilim insanından çok bir dedektif ve bir cezalandırıcıydı. Peki evrenin yasalarını yazan bu zihin neden sahte para basan sıradan suçlularla bu kadar uğraşıyordu? Belki de bu onun için bir çeşit adalet arayışıydı ya da belki de yıllarca onu aşağılayan Robert Hook'tan alacağı intikamın provasıydı ve Hook için son saat çalmak üzereydi. 1703 yılının 3 Martında Londra'da bir ölüm
55:30 haberi yayıldı. Robert Hook 67 yaşında ölmüştü. Newton Darphanedeki ofisinde bu haberi aldığında içinden ne geçti kimse bilmez. Belki bir anlık zafer duygusu, belki derin bir rahatlama. Çünkü Hook'un ölümü Newton için sadece eski bir düşmanın kaybı değil, önündeki son büyük engelin kalkması demekti. Artık yıllardır ertelediği işleri yapabilir, bilim dünyasında mutlak otoritesini kurabilirdi ve işte o an geldi. Kısa bir süre sonra Kraliyet Cemiyeti'nin başkanlığına seçildi. Isaac Newton artık sadece bir dahi değil, İngiliz biliminin tartışmasız hükümdarıydı. Ve bu hükümdarlık bir aydınlanma çağı değil, acımasız ve kusursuz bir diktatörlük olacaktı. Robert Hook'un cenazesinden
56:17 sonra Kraliyet Cemiyeti'nin başkanlık koltuğu boşaldı. Üyeler için seçim bile yok gibiydi. Tek bir aday vardı. Sir Isaac Newton o yılın Kasım ayında oy birliği ile cemiyetin yeni başkanı seçildi. Newton bu pozisyonu sadece bir onur payesi olarak görmedi. Onu bilim dünyasını yeniden şekillendirmek, kendi standartlarına göre düzenlemek için bir fırsat olarak gördü ve ilk iş olarak Hulk'un mirasını silmeye girişti. Hulk ölümünden önce cemiyetin ilk deneyler sorumlusuydu ve orada bulunan tek portresi buydu. Newton, başkan olur olmaz cemiyetin Gresham Colud'daki binasının araştırmaya gönderdi. Amaç Hook'a ait ne varsa bulup yok etmekti. Efsaneye göre Hook'un tek portresi bile
57:03 ortadan kayboldu. Newton'un emriyle mi yakıldı yoksa bir depoya mı atıldı bilinmez ama sonuç ortadaydı. Hook'un cemiyetteki fiziksel varlığı silinmişti. Newton böylece yıllar önce ışık teorisi yüzünden aldığı aşağılanmanın intikamını rakibinin hatırasını bile yok ederek alıyordu. Bu tarihin en acımasız bilimsel intikamlarından biriydi. Artık ışık, renkler ve mekanik hakkında konuşulduğunda söz sadece onundu. Ama Hookdan kurtulmak yetmezdi. Newton'un zihnini kemiren daha büyük, daha uluslararası bir düşman vardı. Gatfriedet Wilhelm Leis, Alman filozof ve matematikçi Lenis Newton'dan bağımsız olarak kendi diferansiyel ve integral hesabını kalkülüs geliştirmişti. Ve asıl
57:49 mesele şuydu. Labniz'in notasyonu d/dx ve integral sembolü Newton'un akışlar yönteminden çok daha kullanışlı ve zarifti. Kıta Avrupa'sı Lebnis'in sistemini benimsiyor ve onu modern matematiğin gerçek kurucusu olarak görüyordu. Newton bu durumu bir öncelik meselesi hatta bir fikir hırsızlığı olarak görüyordu. Ona göre Calculusu ilk o bulmuştu mucizevi yıllarda. Lebniz ise onun erken notlarından bir şeyler görüp çalmış olabilirdi. Bu onun için kabul edilemezdi. Ve şimdi Kraliyet Cemiyeti Başkanı olarak elinde bu savaşı yürütmek için mükemmel bir silah vardı. Cemiyet bilimin en saygın kurumu olarak görülüyordu ve onun resmi raporu dünyada büyük ağırlık taşıyacaktı. Savaş 1711'de
58:35 bir cemiyet yayınında LeN'in Newton'u intihalle suçlamasıyla alevlendi. Newton hemen harekete geçti. Önce sessizce cemiyet içinde tarafsız bir komite kurulmasını sağladı. Komitenin adı Lebnis ve Newton arasındaki öncelik anlaşmazlığını inceleme komitesi. Komite kimlerden oluşuyordu? Newton'un yakın arkadaşları, eski öğrencileri ve sadık destekçileri. Komitenin başkanı kimdi? Isaac Newton'un kendisi. Daha da ilginci komitenin sekreteri ve raporunun asıl yazarı da yine Newton'du. Bu tarihin en büyük çıkar çatışmalarından biriydi. Düşmanını yargılamak için kendi başkanlık ettiği, kendi yazdığı kararı verecek bir mahkeme kurmuştu. Komite incelemesini yaptı ve 1712'de bir rapor
59:22 yayınladı. Rapor Kalkülüs'ün mucidinin Newton olduğunu, LeN'in ise ondan esinlendiğini ilan ediyordu. Rapor Newton'un erken notlarına atıfta bulunuyor. Lebnis'in itirazlarını ve kendi bağımsız keşif sürecini tamamen göz ardı ediyordu. Cemiyet bu raporu resmi görüşü olarak yayınladı. Newton kurumsal gücü kişisel intikamı için kullanmıştı. Leis öfkeden deliye döndü. Bu bilimsel bir tartışma değil. Açık bir komplo ve güç suistimaliydi. Newton'a meydan okumak için Avrupa çapında bir mektup kampanyası başlattı. İngiliz bilim camiasını kınadı. Ama Newton artık çok güçlüydü. İngiltere'de onun sözünden çıkmak cemiyetteki kariyerinizi ve itibarınızı kaybetmek demekti. Bu rezil
1:00:09 tartışma Lebnis'in 1716'daki ölümüne kadar sürdü ve onun son yıllarını zehirti. Newton savaşı kazanmıştı ama zafer bilim tarihine büyük bir leke İngiliz ve kıta Avrupası bilimi arasında uzun sürecek bir ayrılık olarak geçecekti. İngiltere Newton'un hantal notasyonuna takılıp kalırken Avrupa Leybnis'in verimli sistemini benimseyerek matematiği hızla ilerletecekti. Bu mutlak güçle birlikte Newton nihayet yayınlamaya hazır hissettiği eserlerini ortaya çıkardı. 1704'te Hook'un ölümünden hemen sonra yıllardır beklettiği büyük eseri optiksi optik yayınladı. Kitap İngilizce yazılmıştı. Böylece daha geniş bir kitleye ulaşabilirdi. İçinde prizma deneyleri, renk teorisi, ışığın parçacık
1:00:55 doğası ve hatta ek sorular bölümü vardı. Bu bölümde gelecekte çözülmesi gereken 31 soru sıralıyordu. Kimya, ısı, manyetizma ve hayvansal ısı gibi konulara değiniyordu. Bu sorular 18. yüzyıl bilimine yön verdi. Adeta bir araştırma gündemi belirledi. Aynı zamanda Prinsipyan'ın gözden geçirilmiş 2. 1713 ve 3. 1726 baskılarını yayınlattı. Bu baskılarda Lebniz ile olan tartışmalarına göndermeler ekledi. Fikirlerini daha da sağlamlaştırdı. Editörlüğünü Sadık destekçisi ve cemiyetin sekreteri Roger Cotes gibi genç matematikçilere yaptırdı. Newton'un kraliyet cemiyetindeki saltanatı sadece düşmanları ezmekle geçmedi. O aynı
1:01:41 zamanda cemiyeti modern disiplinli bir kuruma dönüştürdü. Ancak bu disiplin bir korku atmosferiyle sağlandı. Toplantılarda uzun süre hiç konuşmadan adeta bir yargıç gibi oturur, üyelerin sunumlarını dinlerdi. Sonra aniden keskin, bazen acımasız bir yorum yaparak herkesi ürpertirdi. Kimse ona karşı çıkmaya, onu eleştirmeye cesaret edemezdi. Genç ve parlak bir bilim insanı olan John Flamstad, kraliyet astronomu, bunu acı bir şekilde öğrendi. Newton, Flamsted'in yıldız kataloğu verilerine ihtiyaç duyuyordu. Ama Flamstad henüz tamamlanmamış çalışmasını yayınlamak istemiyordu. Newton cemiyetin ve sarayın nüfusunu kullanarak Flamstad'i baskı altına aldı. Verilerini zorla elinden aldı ve onun rızası
1:02:26 olmadan yayınlattı. Flamstat öfke içinde baskının çoğunu satın alıp yakmak zorunda kaldı. Diğer yandan ona sadık olan gençler Halley, Cotes, Brook Tyler korunuyor ve destekleniyordu. Ama bu destek koşulsuz itaat gerektiriyordu. Newton bilim dünyasında kendi mahkemesini kurmuştu. Onun onayı bir kariyer için gereklilikti. Onun gazabı ise sosyal ve profesyonel ölüm demekti. Artık yaşlanmıştı. sağlığı bozulmaya başlamış, mesane taşı ve gut sorunları çekiyordu. Ama zihni hala keskindi, otoritesi tartışılmazdı. Ve bu saltanat sırasında belki de en büyük ironi şuydu. Evreni mekanik yasalarla açıklayan rasyonalizmin simgesi olan bu adam aynı
1:03:12 zamanda Kensington'daki evinde simya ve kutsal metinler üzerindeki gizli çalışmalarını sürdürüyordu. Mutlak gücü bu tehlikeli sırları daha güvenli bir şekilde saklamasına olanak tanıdı. Hiç kimse Sir Isaac Newton'un özel yazışmalarını veya not defterlerini sorgulamaya cesaret edemezdi. Newton artık sadece bir bilim insanı değil, İngiliz biliminin tartışmasız hükümdarıydı. Ama bu taht onu yalnızlaştırıyor ve daha da kuşkucu yapıyordu. Lebniz ile savaşı onu tüketiyordu. Peki zafer sarhoşluğu içindeki bu yaşlı deha geleceği görüyor muydu? Kendi kurduğu mekanik evren anlayışını sarsacak yeni bir ses, yeni bir ışık yoldaydı. 1727 yılının Mart ayında 84 yaşındaki Sir Isaac Newton öldü. Cenazesi bir krala yakışır
1:04:00 ihtişamda Londra'daki Westminster Abbi'de gerçekleştirildi. Tabutu aristokrasinin ve bilim dünyasının en seçkin isimleri tarafından taşındı. Onu tarihte bu şerefe nail olan ilk bilim insanı yapan sadece zekası değil İngiltere'ye kazandırdığı prestijdti. Şair Alexander Pop onun için şu ölümsüz dizeyi yazdı. Doğa ve doğanın yasaları geceyi yaşıyordu. Tanrı Newton olsun." dedi ve her yer aydınlandı. Bu bir çağın bitişinin ve bir efsanenin doğuşunun ilanıydı. Newton artık ölümsüzdü. Ama acaba kurduğu o muazzam, kusursuz evren anlayışı da ölümsüz müydü? Yoksa kendi gölgesi altında onu sarsacak yeni fikirler filizlenmeye başlamış mıydı? Newton'un ölümü bir devrin sonuydu. Ama
1:04:47 onun fikirleri yaşamaya ve dünyayı dönüştürmeye yeni başlıyordu. Onun mirası sadece formüller ve yasalar değil kökten bir zihniyet değişimiydi. Principia ile Newton insanlığa şu mesajı vermişti. Evren anlaşılabilir. Evren matematiksel yasalara boyun eğer. Ve bu yasalar insan aklıyla keşfedilebilir. Bu mesaj 18. yüzyıl aydınlanmasının temel yakıtı oldu. Düşünürler Conlock ve Voltair Newton'u bir kahraman olarak yüceltti. Voltair İngiltere'den Fransa'ya Newton fiziğini taşıdı ve onu kilisenin dogmalarına karşı aklın zaferinin sembolü haline getirdi. Newton'un mekanik evreni deizm inancını güçlendirdi. Tanrı evreni mükemmel bir saat gibi kurup kurduğu yasalarla
1:05:33 işlemesi için kendi halini bırakmıştı. Artık mucizelere, doğaüstü müdahalelere gerek yoktu. Evren kendi kendine öngörülebilir şekilde işliyordu. Bu fikir toplumu da etkiledi. Newton'un determinizmi, her olayın bir nedeni olduğu fikri sosyal bilimlere sızdı. İnsan toplumunun da tıpkı gezegenler gibi keşfedilebilir yasalara tabi olduğu düşünülmeye başlandı. Newton sadece bir bilim insanı değil modern dünyanın mimarlarından biri olmuştu. Ancak bu muazzam zaferin içinde ilk çatlaklar da ortaya çıkıyordu. Newton'un kurduğu sistem bazı rahatsız edici soruları cevapsız bırakıyordu. Örneğin yer çekimi nasıl işliyordu? Newton hipotes nanfingo
1:06:18 varsayım uydurmam." diyerek kuvvetin uzaktan boşluktan nasıl etki ettiğini açıklamayı reddetmişti. Bu birçokları için sistemdeki büyük bir eksiklikti. Ayrıca mutlak uzay ve mutlak zaman fikirleri felsefi olarak tartışmalıydı. Bu kavramlar gerçekten var mıydı yoksa sadece kullanışlı soyutlamalar mıydı? Ve işte tam bu noktada 19. yüzyılın sonlarına doğru dev bir isim ortaya çıktı ve Newton'un kalesine ilk büyük darbeyi indirdi. James Clerk Maxwell Maxwell elektrik ve manyetizma yasalarını birleştirerek ışığın aslında bir elektromanyetik dalga olduğunu gösterdi. Bu Newton'un ışık için öne sürdüğü parçacık teorisine ağır bir darbeydi. Dalga teorisi ışığın davranışını çok daha iyi açıklıyordu.
1:07:05 Newton'un optiksi sarsılıyordu. Ama asıl devrim 20. yüzyılın başında iki genç dehanın ortaya çıkmasıyla geldi. İlki bir patent ofisinde çalışan Albert Einstein oldu. 1905 ve 1915'te Einstein özel ve genel görelilik teorileriyle Newton fiziğini tahtından indirdi. Einstein'a göre mutlak uzay ve zaman yoktu. Uzay ve zaman gözlemciye bağlı olarak değişen birbirine bağlı bir dokuydu. Uzay zaman yer çekimi bir kuvvet değildi. Kütlenin uzay zaman dokusunda yarattığı bir eğrilikti. Gezegenler bu eğrilikteki oluklarda endüz güzergahta veik hareket ediyordu. Elma düşmüyordu. Uzay zamanın eğriliğini takip ediyordu. En yüksek hız sınırı
1:07:52 vardı. Işık hızı. Newton'un yasaları ışık hızına yakın hızlarda ve çok büyük kütlelerde çöküyordu. Bu inanılmaz bir devrimdi. Newton'un evreni Einstein'ın evrenine dönüşmüştü. Ama Einstein bile Newton'a olan borcunu şu sözlerle ifade etti. Newton'a saygı duruşunda bulunmak gerekir. Çünkü o tüm modern fizikçiler için en büyük zihinlerden biridir. Maalesef onun zamanında henüz bilmediği bir felsefi sistem yaratamadı ve devrim bitmedi. Aynı yıllarda Max Plank, Nils Bore, Werner Heisenberg gibi isimler Atom 6 dünyayı inceliyordu ve orada Newton'un ve Einstein'ın dünyasından çok daha tuhaf, çok daha belirsiz bir gerçeklik ortaya çıktı. Kuantum
1:08:38 mekaniği. Burada parçacıklar aynı anda dalga gibi davranabiliyor. Kesin konum ve hız aynı anda bilinemiyor. Heberg belirsizlik ilkesi nedensellik bulanıklaşıyordu. Newton'un deterministik, kesin, saat gibi işleyen evreni atom altında tam bir kaosa dönüşüyordu. Işık yeniden hem parçacık hem dalga özelliği gösteriyordu. Peki bu iki dev teorinin görelilik ve kuantum ortaya çıkışı Newton'u geçersiz hatalı bir bilim insanı mı yaptı? Kesinlikle hayır. Aksine onun dehasının büyüklüğünü gösterdi. Çünkü Newton'un yasaları hala geçerliliğini koruyor. Onlar günlük hayatımızın, dünyadaki tüm mühendisliğin mimarinin havacılığın dilidir. Bir köprü inşa ederken, bir
1:09:25 roketi aya gönderirken ilk hesaplamalar Newton yasalarıyla. Bir topun yörüngesini hesaplarken Newton fiziği mükemmel şekilde işler. Newton'un yasaları daha genel teorilerin özel sınırlı bir durumudur. Düşük hızlarda ve makroskobik ölçekte Einstein ve Kuantum Newton'a indirgenir. Yani Newton yanılmamıştı. Sadece evrenin sadece bir bölümünü muazzam bir kesinlikle tanımlamıştı. Onun mirası bir dizi formülden çok daha fazlasıdır. O bilimsel yöntemin ta kendisini somutlaştırmıştır. Gözlem, deney, matematiksel modelleme ve doğanın dilini çözme cesareti. O insan aklının evrenin sırlarını çözmekteki en büyük zaferlerinden birinin adıdır. Ölümünden sonra el yazmalarının çoğu
1:10:12 ailesi tarafından değersiz bulunup satıldı ya da kayboldu. Ta ki 20. yüzyılda ekonomist Conner Kees ve diğer bilginler bu notları toplayıp deşifre edene kadar o zaman Newton'un simyacı ve teolog yüzü ortaya çıktı. Bu onun itibarını zedeledi mi? Hayır. Onu daha da insanlaştırdı. Daha da karmaşık ve ilginç hale getirdi. Bugün Newton'un heykeli bilimin tapınağında dimdik duruyor. Ama artık yanında Einstein'ın, Borun, Kür'nin heykelleri de var. O artık tek başına ışık saçan bir tanrı değil, bilimsel devrimin büyük patlamasını başlatan ilk ve en güçlü sestir. Newton'un dev heykeli bilimin tapınağında hala yükseliyor. Onun bize bıraktığı miras sadece formüller değil,
1:10:59 evrenin anlaşılabilir, matematiksel ve rasyonel olduğuna dair sarsılmaz bir inançtı. Peki bu mirasın bedeli ne oldu? Belki de insanlığın dünyaya ve evrene bakışını kökten değiştiren o mucizevi yıllar kendi yalnızlığı ve hiç bitmeyen kuşkuları pahasına geldi. Bugüne kadar
…